25 Kasım 2017 Cumartesi

Herşey Barış'la


Oğlum…



Bu tek kelimeyi söyleyebilmenin zorluğunu ve huzurunu anlatmak için sana methiyeler dizmem gerekecektir oğlum.



Birkaç yıl önce, henüz  senin içinde olduğun planlarım bile yokken, annen ile tanışmamışken yani gençliğimi doyasıya yaşarken sana bir mektup yazmış ve orada annenle tanışmamızın ilginçliğinden bahsedip seninle ilgili hayallerimi anlatmıştım. Aslında tam olarak hayal diyemem. Sadece sana bir şeyler yazmak istemiştim. O zaman cinsiyetin ya da ismin hakkında bir fikrimde yoktu. Şu an ise her şey bambaşka.



Oğlum…



23.11.2017 tarihinin sabaha karşı 4.30’unda annenin doğumuna yardım eden hemşirelerden aldık doğum haberini. Biraz erken ama bir o kadar da mutlu eden bir haberdi. Uzun dönem anne karnındaki problemlerin için Zeynep Kamil’e gidip durduk. Annen çok tedirgin oluyordu hamilelik sürecinde. Elimden geldiğinde anneni motive etmeye çalıştım ve sonucunda sen artık aramıza katıldın.



Sana annenden ve onunla tanışma sürecimizden bahsetmek istiyorum. Çünkü sana onunla tanışma ve evlilik sürecinin de alışılageldik olmayacağını söylemiştim. Öyle de oldu.



16 Mayıs 2015 günü Burgaz Ada’nın Madam Martha koyunda kamp yapmak için toplanılmıştı. Tahmin edeceğin gibi annen de oradaydı. Sana annenin ismini hiç yazmadım biliyorum. Fakat sen yazıyı okuduğun zamanlarda annenin ismini zaten biliyor fakat ona yine de ‘anne’ diyor olacaksın.

Madam Martha’da ki kampta kaynaşıp arkadaş olmuştuk annen Merve ile. Annen minyon tipli, güleç yüzlü ve siyah saçlarını sarının en güzel tonuna boyatmıştı. Tanışmamızdan evliliğimize kadar olan süreçte çok sıkı iki arkadaştık annen ile. O öğretmenlik yapıyor ben ise keşfetme arzusu ile geziyor, kamplara katılıp eğleniyordum. Ta ki 2017 Ocak ayında yapılması planlanan Karsraill isimli bir etkinliğe annenin beni davet etmesine kadar. 40 kişilik bir gezgin öğretmen grubunun Türkiye’nin farklı yerlerinden çıkıp Kars’a gitmesi ve bunu Doğu Ekspresi’nde vagon kapatarak yapmasıydı etkinliğin özeti.



Bu etkinliğe katılmak amacıyla 21 Ocak 2017’de otostop çekerek Ankara’ya gitmek için yola çıkmıştık annen ile. 25 Ocak’ta kalkacak olan trene yetişmek için erken çıkmıştık yola. Annen ile ilk defa yola çıkmıştım. Her zaman olduğum gibi çok konuşup eğleniyordum yolda olduğum için. Yolculuğumuz ilk gün Eskişehir’de bitmişti. Üniversite’den yakın arkadaşım Harun Yelbey’de kalmıştık o gece. Harun amcanı tanıma şansın olur oğlum. Harun evine yeni taşınmıştı ve evi de misafir ağırlamaya müsait değildi. Biz de bu nedenle annen ile uyku tulumlarımızda uyumak zorunda kalmıştık. Orada geçirdiğimiz iki akşam çok eğlenmiştik. Hatta Eskişehir’in meşhur dayısı  Recep Dayı ile karşılaşıp şakalaşmıştık. Recep Dayı yine barlar sokağında elinde şarabı ağzında aşk dolu sözleri bağırıp geçiyordu sokaktan. ‘Tek başına mı içiyorsun dayı?’ diye seslendiğimde elindeki şişeyi uzatıp ‘ Gel beraber içelim.’ Demişti. ‘ Ah dayı ah… Çok seviyorum’ deyip annene sarılmıştım. Bunların hepsi bir oyundu oysa o an. Recep Dayı aşkları ve söyledikleri ile tanınıyor Eskişehir’de. Umarım onun hikayelerini de dinleme şansın olur oğlum.



Eskişehir’den sonra Ankara’ya varıp ordan da Kars’a varış hikayelerimiz ise bir başka eğlenceliydi. Sana bir tavsiyem olsun oğlum. Büyüdüğünde sende tren ile yolculuk yap ve bütün yol boyunca yolları izle. Dağların arasında yılan gibi kıvrılırken vagonlar arasında yürü, şarkılar söyle ve fotoğraflar çek. Doğuya git, batıya git… Yönünü kaybedersen aklının yolunda git. Yeter ki hareket halinde ol.



Annen ile Kars’ta bir tartışma üzerine sevgili olmuştuk. Tartışmamızın sonucunda annene Beşiktaş’lı bir defter almıştım. Tabi  onunla ısrarına rağmen konuşmuyordum. Haksızlık ettiğini anlamasını istiyordum. Ama sonunda tam da  annen ağlamak üzereyken gitarımın kılıfından çıkardım defteri ve annene verdim. Sonrasında ise yol çok daha  başka haller aldı. Kars dönüşünde Kayseri, Nevşehir,Antalya,İzmir dolaştık. Yolda sayısız güzelliklerle karşılaşıp dostluklar edindik. Bu bizim birlikte kazandığımız ilk şeydi. Dostluklarımız…



İstanbul’a döndüğümüzde hızlı ve keyifli geçen bir süreç başladı. Daha birkaç ay önceevdiğim bir arkadaşım olan annenle evlilik planları yapar olmuştuk. Annen evliliğimiz için sigarayı bırakmıştı. Evlenmemek için hiçbir nedenimiz yoktu.Bende artık düzen arar olmuştum. Yıllarca gezip eğlenmiştim. Annen tam hayalimdeki gibi bir kadındı. Hem gezmeyi seviyordu hem de bana çok değer veriyordu. Birlikte yola çıkıp kamplar yapabilecektik. Çocuğumuzu da alıp amaçsızca gezebileceğimizi düşünüyorduk ikimizde. Yani kısaca aile olabileceğim tek kadındı annen.



Bütün bunları düşünürken zaman geçiyordu evlilik kararımızı büyüklerimizle paylaşıp evliliğimizi kesinleştirmiştik. 15 Nisan 2017’ de söz 23 Nisan 2017’de nişan yapılmıştı. Peşi sıra doğum günümden bir gün sonra da düğünümüz olmuştu. Söylediğim gibi hızlı ve keyifli bir süreçti. Bütün bunlar olurken şu an oturduğumuz evi yapmaya çalışıyordum. Aylarca uğraşıp evimizi yapmıştım ve tabi sende artık annenin rahmine düşmüştün.



Varlığının haberini aldığımızda annen de ben de çok şaşırmış ve çok mutlu olmuştuk. An rahminden kucağımıza gelene kadar geçen sürecin hızı ışık hızına kafa tutar cinstendi. Madden sıkıntılar yaşarken bir yandan da senin için çabalıyorduk. Uzun bir süre senin için sıkı takip yapıldı ve beklemediğimiz bir anda doğumun başladı. Oysaki o sabah sadece muayene için hastanedeydik.



Sana bütün bu süreci parça parça yazmak istemedim. Çünkü bunu yapabilecek vaktim yoktu uzunca süre. Sonrasında ise artık hikayeyi bütünüyle anlatmak daha mantıklı geldi.



Oğlum …

Varlığını öğrendiğimizde aklıma gelen tek şey neydi biliyor musun?

Yıllarca hiç jiletle kesmediğim sakallarımı jiletle kesip bıyık bırakmayı düşündüm.  Doğumundan sonra da öyle oldu. Artık kel ve bıyıklı bir baban var oğlum. Tıpkı benim olduğu gibi.



İsmail Barış.



Adının ne kadar değerli olduğunu anlayacağını biliyorum.

Biri denin ismi diğeri ise babanın dünyada istediği ve onun için ayaklarını parçaladığı şey.



Bütün bu yazıyı okuduğunda sanki sana bir süreci anlatmışım gibi gelmiş olabilir oğlum. Fakat bu sadece bir hikaye değil oğlum. Bu sana hayatımın parçalarından verebileceğim bir öğüt.



Hep sev oğlum. İnsanları, hayvanları, doğayı…

 Var olan her şey sevilmeye değer.

Doğa severlerin bir sözü var.


Ağacı sev, yeşili koru,babayı öp😊



Seni seviyoruz oğlum.

Bu gün doğumunun 2. Günü tamamlandı ve biz çok yorgunuz. Üstelik anneni de özledim. Yeter artık aramıza girdiğin gidip biraz kokunda uyuyalım😊😊



25.11.2017 / 22.30


5 Ocak 2017 Perşembe

Bir Kitap Büyüsü

Bu yazı değişimim ve kendimi buluşumun hikayesidir.

Çocukluğumdan beridir sanata ilgim hep vardı. İlk okulda tiyatro oynar şiirler okur şarkılar söylerdim. Bütün etkinliklerde adım vardı muhakkak. Bir keresinde bir oyunda kadın karakter olmuştum henüz 6. Sınıf öğrencisiydim. Aslına bakılırsa bu aydınlanma yolunda bir adım olmuştu. Neden mi?
Küçük bir mahallede hemen herkesin tanıdığı bir ergensen ve kadın kılığına giriyorsan kesinlikle alay konusu oluyorsun. Şöyle ki yıllarca bana Davut Güloğlu dediler sırf küçükken etkinliklerde Davut Güloğlu şarkıları eşliğinde horon oynadığım için. Bir de kadın kılığına girişimi düşünün. Herkes bir anda şaka makinesi oluyor bir düşünsenize…

Bu aslında sadece ergenlik döneminde aklıma takılan bir şeydi. Daha önceki dönemlerde de arkadaşlarımla yarışmazdım mesela.  Paylaşımcı korumacı bir yapım vardı. Kendimden büyüklerle kavga ederdim tabiri yerinde ise bizde geri vites yoktu.
Sonra bir gün şu an çok sevdiğim bir arkadaşımla kavga yaptım.Ağza alınmayacak küfürler ediyordu. Tabi ben bunları ilk etapta sınıf öğretmenim ile paylaştım. Çünkü artık şiddetten yorulmuştum. Arkadaşımı da seviyordum sadece küfür ettiği için kavga etmek mantıksız geliyordu. Çünkü küfür küfür edenin ayıbıdır  diyordum. Fakat hocamız da bu arkadaşı yola getiremeyince bana yeşil ışık yakıp kendi yönteminle hallet demişti!  Hasıl kelam o dönemin favori davranışı olan okul çıkışında görüşme durumlarına girdik kavga ettik falan. O zamanlar efsane dövüşüyorum ama pratik o biçim. İki kişi üç kişi demem saldırırım o durumdayım. Bir özgüven var. Neyse o kavgada arkadaşım epey zarar görmüştü. Hocalar peşime adam salıp okula götürmeye çalıştılar hepsine rest çektim. Eve geldim kapımda farklı bir hoca elinde keser sapı… Haklı olmasan bu sopayı kafanda kırardım diyor! Haklı olduğumu nerden biliyorsun be adam demedim tabi. Hasıl kelam ertesi gün okula giderken bir endişe yok değil içimde. Ailem de benimle durumdan haberleri oldukları için. Ama bizimkiler bana kızıyor hali ile. Arkadaşımın ailesi de okulda. Halbu ki bizimkiler bir önceki akşam geçmiş olsuna gitmişlerdi zaten diyordum. Okulda arkadaşımın son halini görünce içimde bir acı hissettim. Benim verdiğim zarardan sonra bir de müdürün ona bağırması cabası oldu tabi ama ben kontrolsüz gücün verdiği zararı orda gördüm. Ve o benim bile isteye girdiğim son kavgam oldu. O andan sonra hep şiddete karşı oldum.  Bu kişisel evrimimin aslın başladığını hissettiğim süreçti. Şiddete karşı olmak insanları sevmeyi hayvanları doğayı sevmeyi beraberinde getirdi. Bir çok insanlar farklı ideolojiler tanıdım. Lise hayatım çılgın gibi tiyatro ve müzikle geçti. Doğru düzgün derslere bile gidemedim. O dönemde de popüler olmaya başlayıp saçma tutumlarım olmadı değil. Fakat o süreçte de saygımı bozmamaya çalıştım. Gençlik ateşi en kızgın ateştir. Çok güzel dostluklar biriktirip çok güzel anılar yaşadım. Tabi tüm anlattığım bu süreçte yaz tatillerinde ve ara ara hafta sonlarında gerek babam gerek abimler ile çalışıyordum. Okurken iş hayatını da öğreniyordum. Çekirdekten yetişme durumumuz var biraz bu yüzden. Ergenlik dönemimde bu tarz işlere atılmam şu an bir çok işten anlamama sebep oluyor.
2010 yılına geldiğimizde artık hayat benim için değişmeye başlamıştı. Çocukken yaşadığım ve korktuğum ölümleri görmeye başladım. Önce babaannem  asrı devirerek vefat etti. Bir yıkımdı diyemedim. Çok fazla üzüldüm. Çok severdim çünkü. Garip bir bağ vardı aramızda sanki o benim torunumdu da ben onun dedesiydim. Peşi sıra arkadaşım öldü. Hani kadın kılığına girdiğim tiyatro vardı ya. O tiyatroda kadına sarkan adam rolündeydi Metin. Hala aklıma geldikçe iç çekerim. Öyle laf olsun diye bir arkadaşlığımız da yoktu. Yıllarca aynı takımda olalım diye arkadaşlarımızla tartıştık. Beraber serserilik yapardık. O dönemler fakir ama bıçkın delikanlılar edası ile dolanırdık. Çocuktuk ve çocukluğumuzu çevremizde gördüğümüz büyüklerimizi örnek alarak geçiriyorduk. Bu serserilik bu bıçkınlık ordan gelen bir davranıştı. Metin… Bir gece uyuyup bir daha uyanmayan Metin. Ölüsüne sarılıp ağladığım çocuk. Çocukluğum…
Tüm bunlar olurken lise mezuniyeti geldi çattı. Üniversite sınavına girip çıktıktan sonra babam ile inşaatlarda çalışıp harçlık kazanıyor ve babam ile güzel vakitler geçiriyordum. Geçmişimizde bir takım sorunlar olan babamla ilk defa bu kadar yakın olduğumu hissetmiştim o yaz. Her günü birlikte geçiriyor ve bundan keyif alıyordum. Gitar çalmaya başladığım dönemlerde bana kızan babam  artık sürekli beni dinlemek istiyordu. Milliyetçi bir tutumu var diye düşündüğüm anlarda içinde sosyalist bir tarafı çıkıyordu. Paylaşmayı yaşamayı seven br adamdı.

Yaz boyu gündüzleri birlikte çalışıp akşamına da denize gider eğlenirdik. Yaz bitimi ramazan bayramına denk gelmişti. Büyün yaz çalışıp vakit geçirdiğim babamla bayramlaşıp Tuzla’ya teyzeme gitmiştim. İşte babamı son görüşüm oydu.
12 Eylül referandum oylaması olduğu gün her seçim sabahı yaptığı gibi erkenden kalkıp evden çıkmış ve bir daha geri gelmemişti. Ben 12 Eylül de teyzemde olduğumdan o sabah onu görememiştim. Belki evde olsam onun peşine takılır ve yaptığı her neyse yapmasını engellerdim. 12 Eylül’den sonra hayat hiçbir zaman normal olmadı ben ve ailem için. Ailemin dünyasını çok anlayamıyorum ama benim dünyam yıkılmıştı. Babamın ölümünden sonra kimse boşluğunu dolduramadı. Baba olmasından değildi bu boşluk. Arkadaşlığımızdandı. Hala daha kendimi yalnız hissetmemin sebebi budur. Herkesle anlaşabiliyorken kimseyle mutlu olamama sebebim budur. İçimde yalnız kalan bir çocuk var. Ve keşke o yaz babam ile bir kadeh rakı içebilseydim. Belki o zaman içimde kalan bu ukte  acı vermezdi. Şimdi içilen hiçbir kadehin tadı yok. Derinlerde bir yerde bir acı var. Bu acının adı ölüm değil. Bu acının adı acaba!

Acaba ne olmuştu?

12 Eylülden sonra kasvetli geçen 22 gün boyunca hiçbirşeyin tadı yoktu. Gerçi sonrası da pek tatlı sayılmazdı.  22 gün içinde artık umutlar tükenmişti. Tek bir bağlantı kalmamıştı.  Artık bizde abimler ile kafamızı toplamaya çalışıyorduk.İşlere geri dönüp bir yandan süreci takip ediyor bir yandan da çalışıyorduk. 4 Ekim’de öğle yemeği için muhtar olan kuzenimin yanına gittiğimizde ormanda bir ceset bulunduğunu öğrenmiştik. İşte o an ışık hızına ulaştığımı hatırlıyorum. Öyle bir andı ki sanki ışınlanmıştım cesedin bulunduğu yere.
Evimin karşısındaki tepedeki çamlıkların arasında kozalak toplayan bir çocuk bulmuştu cesedi. Teşhis etmesi imkansızdı. Ceset tamamen çürümüştü. Abimler bakamadı. Cesedin yanına gitiğim an babam olduğunu anlamıştım. Dişlerindeki köprüden ve alnının üstünde duran bir tutam saçından tanımıuştım. 22 gün… Yağmur  ve güneşe maruz kalan beden çürüyüp bitmişti.  O anı anlatmaya kelime yeter mi bilmiyorum. Ama o an yaşadığım his şuydu. Sonunda… Sonunda bulduk. Çünkü geçen 22 günde muallakta  olma durumunun ne olduğunu çok iyi anlamıştım.

Hayatımı keşfetme anım babamın cesedine baktığım o andı. Ölümden korkan ben onu kucaklamıştım.
Tabi bu süreçte derin yaralar oldu. Travmalar ve tükenişler oldu. İntihar etmeyi de düşündüm. Sonra kardeşim geldi aklıma vazgeçtim. Pes edemezdim. Pes etmemem gerektiğini biliyordum. Çaresizce aklımı oyalayacak şeyler arıyordum. Artık müzikte yapasım gelmiyordu. En sevdiğim şeydi oysa. İlk defa bu kadar kontrolünü kaybetmiş bir insan olmuştum.
Belki de boşluğa düştüğümün farkına varan kuzenim bana bir kitap önerdi.
Jack London- Bir Alkoliğin Anıları!!!
Şaka gibi bir kitap… Hayatı boyunca kitap okumamış olan ben bir kitapla geri dönüş yolculuğuna çıktım.  John Barleycorn’a teşekkür ettim kitap bittiğinde. İçimde bir korsan bir istiridye avcısı bir maceraperest peyda oldu.
Kitabın son sayfasını okuyup kapattım. Tek solukta okumuştum kitabı. Gözümü ayırmadan. Son sayfayı kapattığımda nefes almayı unuttuğumu fark ettim. Derin ve titrek bir nefes aldım. Yatağıma uzandım. Ve tavanı izledim saatlerde. Aklımda kitabın öyküsü vardı. O an yapmam gereken şeyleri canlandırmaya çalıştım gözümde.

Tuzla da tersanede taşeron olan eniştem geldi aklıma. Sonra tersane kazaları ve ölümler geldi. Hiç abartmıyorum o anki düşüncem sadece şuydu…
Kalk Mustafa  Git tersaneye çalış Öleceksen orda öl. Hem günaha girme hemde annene bir şeyler bırak. En azından kaza bilirler. Pes etti demezler…

Aklımda olan bu düşüncelerle eniştemi arayıp onunla konuştum. Tabi bu süreçte babamın 40 ı falan çıkmak üzereydi. İçimde inanılmaz bir şüpheci vardı. Herşeyden süphe ediyordum. Herşeyden korkuyordum. O dönem aşık olduğum kadınla da ayrılmıştım iyice batıyordum.
Derken 40 ı geldiğinde evde kuran okunuyordu. Eniştemde gelmişti.
Tam da burada o anki çaresizliğimi ve korkumu anladım.
Eniştem beni alıp gezdirmeye götürdü. Mahallede ki tekel e gidip kendine bira bana da meyve suyu aldı. Babamı çok sever bunu biliyordum fakat o an her şeyden şüphelenen bir çocuk düşününce o an düşündüklerimi garipsemiyorum.
Eniştem bir yandan birasını yudumlarken bir yandan arabayı sürüyor. Bir yandan da nasihatler veriyordu. Yol git gide korkulu olmaya başlamıştı. Otobandan çıkıp babamın cesedinin bulunduğu yola girmiştik. Bu sefer de zaman o kadar yavaş geçiyordu ki sanki bir halüsinasyonun içindeydim. Yol o kadar uzamıştı ki bitmek bilmiyordu. Kalbim ağzımdan çıkacak gibi atıyor bacaklarım titrerken birbirine çarpıyordu.
Eniştem babamda bahsedip hiçbirşeyden korkmazdı diyordu fakat o an onu duymakta o kadar zorlanıyordum ki sanki bayılmış gibiydim. Ruhum bedenimden çıkıyor gibiydi. Aklımda acaba eniştem mi yaptı bunu diyordum. Beni de mi öldürecek diyordum. Ölümden korkmuyordum ama bunun eniştem deyip sevdiğim adamın elinden olması zoruma gidiyordu. Sonra eniştemin ben daha çocukken babamla yaptığı kavga aklıma gelmişti. Balkonda duran babama silah çekişi ve o an babamın yanında olup küçük bedenimle onu tutmaya çalışmam aklıma geldi. Kesin dedim… Kesin eniştem yaptı. Artık kendimi bırakmıştım. Ne olursa olsun diyordum. Tam cesedin bulunduğu su deposunun oraya geldik. Arabadan inip yürüyerek ormana doğru gidecektik ki eniştemin telefonu çaldı. Teyzem arayıp nerde olduğumuzu sordu. Sonra da eve dönmemizi söyledi. Eniştem arabayı tekrar çalıştırdı.Sanki o motor sesi beynime marş basıyordu. Derin bir nefes çektim.
Sonra eniştem ‘ Baban benim en iyi arkadaşımdı oğlum. Onun ölmesini kabullenemiyorum. Sen babanı ben abimi kaybettim. Sende benim oğlumsun.’ Dedi. Gözlerim nasıl doldu. Nasıl içime ağladım bilemezsiniz. O acıyı anlayabilmek için yaşamak lazım sanırım. Hala bu sahne aklıma geldiğinde ağlarım. Küfür edesim gelir tutarım. Sırf o andan sonra eniştemle kadeh kaldırdım babamı yad ederek.
O akşam eniştem ile giderek ertesi gün tersanede işe başladım. Eniştemin oğlu Volkan kaptandı ve o süreçte denizdeydi. O liseye giderken gemilerle ilgili şeyler anlatırdı bana ve hep hoşuma giderdi. Aslında Jack London’un kitabının beni etkilemesinin temelde nedeni çocukluk hayallerime dokunuyor olmasıydı.

Tersanede inanılmaz mutluydum. 3 tane ustam vardı ve ben tek çıraktım. Çocukluğumdan beri çalışıyor olmam tersanede ki işleri de erken öğrenmeme sebep olmuştu.
Artık hem para kazanıp aileme veriyor hemde tersaneden kalan zamanlarımda kitap okuyordum. Bir yandan müziğe de geri dönmüştüm. Kendime emeğimle bir gitar almıştım. Akşamları eniştemle rakı içerken şarkılar söylüyordum. Bir nebze olsun iyi hissettiriyordu. Ama her ilk kadehimde babam için masaya üç kere vuruyordum kadehi.
Bu süreç Mayıs ayına kadar devam etti. Mayıs ayında Volkan gemiden gelip beni kampa götürünce hayatımın akışı farklı bir yöne doğtu kaydı. Tekirdağ’dan Gelibolu’ya kadar yürüyerek giderken kamplar yapıyorduk deliler gibi içip dostlar ediniyorduk. Şarköy’de 3 gün boyunca kamp yapıp edindiğimiz dostlarla vakit geçirmiştik. İnanılmak iyi hissettirmişti. Şarköy de yanımıza gelen bir gezgin vardı. Nizamettin… Namı diğer Nizo. Balıkesir de doğup 15 yaşında Hamburga yerleşen bir Türk. İşin özü şu . Müslüman doğup Hamburg’ta ateist olan ve Rahibe Meryem’e küfür ettiği için derin pişmanlık duyup Hristiyan olan ve İzmir  Selçuk’a hac ibadeti yapan bir adam. Şaka gibi ama gerçek. İnandığı şey uğruna kilometrelerce yol yürüyen bir adam. Ve ondan öğrendiğim inancın saflığı.Ayrı dinlere inanıyorduk fakat öylesine de güzel anlaşıyorduk. İnsandı  ve canlılara derin bir saygısı vardı. Zaten çocukluğumdan gelen bir yaşamı sevme algısı vardı. Nizo bunu keşfetmeme sebep olmuştu.
Sonrasında yollar sardı beni. Yalnız yaptığım seyahatler. Kilometrelerce yürümeler. İnsanlarla temas kurmalar. Düşünsenize binlerce insan bir şeyler düşünüyor. Ama bu düşüncelerden bazıları sizi derinden etkiliyor. Bu bazen bir üniversiteli bazen köylü bazen bir memur bazende bir çocuk olabiliyor. Halkın içindekilerle temas kurmadan nasıl toplumumuzu tanıyabiliriz ki?
İşin özü 2010 yılından sonra hayatımı yollar ve insanlara adapte edip her şeye daha fazla sevgi besledim. Bunun temelinde ise içimde olan eksik sevgiydi. Sevildiğimi hiçbir zaman hissetmedim. Babamın bıraktığı derin boşlukta cabası oldu.
Bende insanları ne olursa olsun sevdim. Sevginin bizi kurtaracağına inanıyorum. Gençliğimdeki o milliyetçi şuurun şu andaki etkisi ise o şuuru evrenselliğe taşımam oldu. Dünya  insanların hayvanların bitkilerin ve en küçük canlının yaşayabildiği tek yer. Ve burada birlikte yaşamalıyız. Bunu beraber yapmazsak tek tek yok olacağız. Ve işin en kötüsü bir nefret yüzünden ölmek olacaktır.  Hep bunları düşünerek yollar ve yıllar geçirdim. Bu süreçte tekrar tekrar aşık olup içimdeki boşluğa merhem aradım. Hiçbirine saygısızlık yapıp yalan söylemedim. Neticede yine sevilmedim. Artık insanlardan beklentim kalmadı. Ve kendimi sevdim. Kendimi severken bir bakmışım her şeyi sevmeye başladım.

Süreç bu ya 2014 te Martin ile tanıştım. İsveç’ten bisikletle Türkiye’ye gelip tesadüf ya yaşadığım köyden Şile’ye gidecek bir turist. Tabi o dönemler içimde ki gezgin ve kültür aşkı  yaşayan kişi bunu değerlendirmez mi. Atladım bisiklete Martin ben ve dostum Mustafa ile şileye gittik. Martin ile iki gece birlikte kaldık ve çat pat İngilizcem ile onunla sohbet ettim. Dilin bir anlamının olmadığını düşündüm o an. Kıt kanaat İngilizcem ile birbirimizi sevdiğimizi hissettirdik.
O turdan sonra bisiklete heves salıp uzun zamanlar turlara gittim. Yolda inanılmaz güzel arkadaşlıklar kurdum ve onlarla her şeyi paylaştım. Hepsi hayatımın en güzel yerlerinde izi olan insanlar ve hepsini çok seviyorum.
Sonra bisikletle Karadeniz turu yapmaya karar verdim. Bu sırada üniversiye falan da okudum. Bu kısımlar çok önemli değildi hayatımda . 2015 in Temmuz ayının başında Trekk 3700 model MTB bisikler ile Karadeniz turuna çıktım. Tabi Karadeniz turum bittiğinde evime döndüm. O turda da Sam ve Vito ile tanışıp onlara rehberlik yapıp kültürel lezzetleri tattırdım. Ve dogma bilgilerin her yerde olduğunu öğrendim.
Sam ile bir akşam ateşimizi yakıp kahvemizi yudumalarken çat pat İngilizcemle politika konuştuk. O dönem Türkiye’de Çinlileri dövüyorlardı Doğu Türkistan mevzusu yüzünden. Sam in yol arkadaşı Vito Çin asıllı bir ingilizdi. Ve o haberlerin doğruluğunu ailesini arayarak teyid ediyordu. Neyse
Sam ‘ Biliyor musun? Devletler bizi kandırıyor galiba!’ dedi
Neden böyle söylediğini sorduğumda
‘ Biz İngiltere’den çıkarken ailelerimiz arkadaşlarımız bizi uyardı. Yunanistan krizde eşyalarınızı çalarlar dikkat edin orda dediler. Sonra Türkiye için onlar barbar sizi döverler kafanızı keserler çok tehlikeli oraya gitmeyin dediler. Fakat biz Yunanistan’da çok eğlendik. Hiç sorun yaşamadık. SonraTürkiye’ye korka korka girdik. Fakat girdiğimiz andan sonra hep güler yüz gördük. Hep ilgivardı. Yemek yedik parasını almadılar. Evlerinde kalmamıza ısrar ettiler. Ordu’da seninle tanıştık bize yol arkadaşlığı yaptın. Külktürünü inancını anlattın. Ramazan çadırında yemek yedirdin. Tüm bunları düşünüyorum bir de İngiltere’de söylenenleri düşünüyorum… Büyük bir yalan. Biz insanlar birbirimizi seviyoruz sadece devletler arasında kavga varsa var!’ dedi.
Haklısın kardeşim dedim. Sarılarak sevgi gösterisinde bulundu. Şimdi diyeceksiniz çat pat İngilizcen ile bunları nasıl anladın. Sadece dili değil davranışları bakışı söylediği kelimelerden ayıkladığım ve sonundaki minnet duyan sarılışı anlatıyordu.

Karadeniz turumu bitirip eve geldiğimde monoton hayatıma döndüm düşüncesi ile bir gece  sosyal medya da dolanırken  mahalleye bir iki sene önce tanışan az buçuk sohbetim olan Resul abinin bir gönderisi dikkatimi çekti. Okudum. Altına yapılan olumlu olumsuz yorumları okudum. Çok hoşuma gitti. Çünkü çevremde siyaset konuşuluyorsa kesin küfür de dönerdi. Böyle saygı ve bilgi dolu bir sohbeti görünce Resul abiye özelden bir teşekkür ettim. Böyle manzaralara özlem duyuyordum çünkü. O gece evine davet etti ve gittim. Yorgunluğumu düşünmüyordum bile. Bütün gece sohbet ettik ve o gece daha sonra yapacak olduğumuz Barış Yürüyüşü’nün temelini attık.
Dünya görüşüm ve yollarda öğrendiklerim bunu yapmama sebep oluyordu. Suriyeli küçük mültecinin kumsaldaki cansız bedeni beni buna zorluyordu. Orta doğu kan gölü ülkede kanlar akıyor. Ne olursa olsun insan seven ben buna üzülüyordum. Çünkü o acıyı çok iyi biliyordum.
Resul abi de bu yürüyüşü yapmayı daha önce kafasına koymuş fakat babasının vefatı yüzünden yapamamıştı. Bana bunu anlattığı anda birlikte yapalım abi demiştim. Bunun nedeni yolları sevmemden ziyade bir insanın hayalini gerçekleştirmesine katkı sağlamaktı. Dünya görüşümde zaten barış algısı kesinlikle vardı. Bir de Resul abinin kendine verdiği sözü tutmasına faydam olacaksa daha bir tat alırdım bu yoldan. Nitekim öyle oldu 27 Eylül’de o ayın vermiş olduğu hüznü bir kenara bırakarak yola çıktık. Beykoz’dan Sarp Sınır Kapısı’na kadar araç kullanmaksızın yürüdük. İki tane Rize’li arkadalarına kimseyi almadan kan akmasına karşı duruyorlardı. Komik geliyor evet ama ben orda Nizo’nun inandığı şey uğruna yaptığı sessiz eylemi örnek alıyordum. İnandığım şey uğruna hayatımdan iki ayımı feda edip bedenime inanılmaz yükler yükledim. O yürüyüşte de inanılmaz dostlar kazandık. Ve yaptığım şeyle her zaman gurur duyacağım. Yediğimiz küfürleri aldığımız tehtidleri hiç endişe etmedim. Çünkü siyasi bir kavga yüzünden benim gibi düşünmeyen insanlar sadece tehtid edeceklerdir. Ben bir garip Mustafa’yım. Ne bir devlet yönetmek isterim ne bir örgür ne bir kurum kuruluş. Ben sadece fikrim ile hislerim ile yaşamak isterim. Kendi isteğim bu olduğu gibi herkesi de bir başkasına zarar vermediği sürece yaşamaya ve yaşatmaya davet ederim.

Bu süreçte duygusal travmalar da yaşadım tabi. Kalbimde yer edinen kimse boşluğumu dolduramadı. Bu yüzden herkesi sevdim. Orantısız sevdim ama ölye böyle değil.
Sonuç itibari ile Türkiye Cumhuriyeti topraklarından yaşayan bir garip Mustafa’yım. Ve sadece yaşamayı istiyorum. Fikirlerimle  hislerimle…
Bir kitap insanın hayatını ne kadar değiştirebilir?
Düşünüyorum da aklım ermiyor.
Teşekkürler Jack London
Teşekkürler dostlar
Teşekkürler yollar ve yollarda tanışılanlar.
Teşekkürler dünya!


24 Eylül 2016 Cumartesi

Doktorlar Kızar

Hayatta bazı şeylere bakıyoruz ama maalesef göremiyoruz. Bunu da yine gözümden ameliyat olacağım gün fark ettim. Üstelik görmem için gözlerimin şahane görmesine gerek yoktu. Lazer tedavisi için bekleme salonuna girip orada bulunan yaşlı amcalar gibi ameliyat elbisesini giydim. Elbiseyi giyerken iç çamaşırlar kalacak şekilde kalmamız istendi.Çoraplar hatta bileklikler dahi çıkarıldı. İçerde yaş ortalaması 65 falandı sanırım. Tek genç vardı ve o kişi bendim. Bir yandan gelen yaşlı amcaların üstlerini değiştirmesine yardımcı oluyordum bir yandan da üzülüyordum genç yaşımda gözümden sıkıntı çekiyor olduğumdan dolayı. Hatta babama sitem ediyordum bana bıraktığı şeylerden birinin bu göz hastalığı olduğundan dolayı. Biraz sonra 55 yaşlarında bir adam yanında yine onun akranı sayılan başka bir adamla içeri girdi. Sağ gözünün üstünde beyaz bir bant parçası gibi bir şey vardı. Yaşı biraz genç olduğundan onunla ilgilenmeyip diğer yaşlı amcalarla ilgilendim. Gelen bütün amcaların üstlerini değiştirmelerine yardımcı oldum. Hepsi bunun için mahcuptu. Dualar ediyorlardı. Ama ben anormal bir şey yapmıyordum ki. Bir gün o yaşa gelip bende aynı sıkıntıları çekebilirdim. Kendimi onların yerine koyunca anlaması çok zor olmuyordu. Odadaki yaşlı amcalarla sohbet ederken kulağım gözünde bant parçası olan adamın sesine gitti. Yanındaki adama ‘çorabımı da çıkarmam lazım’ diyordu. Yanındaki refakatçisi de ‘ gerek yok burada herkesin ayağında çorap var.’ Deyip endişesini azaltmaya çalışıyordu. Ama odada birkaç yaşlı amca dışında kimsenin ayağında çorap yoktu. Adam tekrar ‘ Çorapları çıkarmam gerek ama daha önce de başıma geldi.’ Dedi. O sırada anladım. O adamın sol gözü de görmüyordu.O gözünü çoktan kaybetmişti. Meğer sağ gözü de kritik durumdaymış. Bunu daha sonra refakatçisinden öğrendim. Refakatçi adama ‘ abi gerek yok ne olacak sanki?’ dedi. Adam ağlamaklı sesi ile ‘ Çorapları çıkarmam gerekiyor biliyorum. Sonra doktorlar kızacak bana!!!’ Dedi. Durdum ve adama derin derin baktım. O sırada adam yüzünü bana çevirdi göz göze geldik. Biliyordum beni görmüyordu fakat utancımdan başımı eğdim. Bakamadım. İçime içime ağladım. Adam gözlerini kaybetmiş ve düşündüğü şey çoraplarını çıkarmadığı için ona kızılacağıydı. O kadar kendini savunacak güçte hissetmiyordu o adam. Yüzüne baktığında efkar akıyordu. O an durdum ve kendi halimin endişesine güldüm. Benim sol gözümde riskteydi belki ama buğulu da olsa görüyordum. Ve o adam ile göz göze geldiğimde biliyorum o her şeyi gördü. Ses tonumdan anladı.’ Çorapları çıkarması lazım . Ameliyathaneye sokmuyorlar.’ Diyebildim ve sustum. O adam beni gördü be gördü… Adam ameliyatta iken refakatçisi ile biraz sohbet ettim. Meğer dört kızı varmış ve yanlarında istemiyorlarmış. Çünkü adam babalık yapmamış. Şimdi ise yanında gelen refakatçisinin dükkanında bir köşede kalıyormuş. Huzur evine vermek için uğraşıyormuş adam ama birinci dereceden akrabası olmadığından yapamıyormuş. Kızları da onla ilgili hiçbir şeye yanaşmıyormuş. İçim bir yandı ki sormayın. Adam ameliyattan çıktı yüzündeki efkara rağmen gülüyordu. Belki yanlış yaşamıştı ve babalık yapmamıştı . Çocuklarının yerinde ben olsam napardım? Bırakmazdım. En azından huzur evine yerleştirir onun hatasını ona iyi bir evlat olarak yüzüne vururdum. Ama asla böylesine sokağa bırakmazdım. Belkide bunları şu an onu özlediğim için düşünüyorum . Ama yapmazdım be yapmazdım. Öyle bir adam yüzünden başkalarını böylesine ağlatmazdım. Tek gözümle bütün gece ağladım…

27 Ağustos 2015 Perşembe

Adam

Şimdi çıksam sokağa
tam şu anda.
Yalnız başıma yürüsem sarhoş adımlarımla.
Karşıma çıkacak yalanlar.


Adam var .
Belinde ondörtlü
Dilinde barış naraları.
Sokağın avlusuna tünemiş.

Adam var
Başında sarık,
Dilinde komşu kızının memeleri
E Allah kabul etsin

Adam var yiğit.
İlk sevdada yığılmış
Yerle bir.

Adam çok.
Haddinden fazla adam.
Bu kadar kalabalık adamın arasında işim ne?
Sokakta yalan,
Yatakta fuhuş,
Zihinde kavga...

Herkes adam olsun,
Ben olmayayım bayım.
Ben barış peşinde,
Ben sevdayı omuzlamış,
Ben garip...

Adamlık bize göre değil.
Hal bu ki o kadar söylemiştim babama
Bana dürüstlüğü öğretme diye
Bana silahı öğret,
Bana savaşı öğret,
Bana zulümü öğret,
Yalanı, sahtekarlığı öğret.
Adam olmak istiyorum ulan
Adam olmayı öğret...

Rahmetli hiç iş bilmezmiş.
Hiç adam değilmiş!

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Kelebek Kanatları

Şimdi korkular yalnız.
Bana birlikte korkmayı öğret
Çıplak gözlerin önünde.


Anka'nın masaldan ibaret olduğunu bilirdim de
Renklerinde ki gerçekliği öğret,
Renkli gözlerin önünde.

Cürret edemez hiçbir hikaye yalan söylemeye.
Hikayedir çünkü ,
Ne dese doğru.
Ne dese gerçek


Tılsımlı gülüşlerdeki büyüyü
Dudaklarından tadarken öğrendim,
Utangaç gözlerin önünde.

Şimdi önemini yitirmiş kalabalıkların gözlerinden bahsetmek,
Yanlış!
Bunca kirpik varken çevrede ,
Korkmam mı gerekir?

Bir ayağın gurbet,
Diğeri vatan kokuyor,
Her şeyi bir yana koy,
Tenin cennet, dudakların merhamet,
Gözlerin babam kokuyor.

Sen;mavi aylı gecelerin mor çiçekli şarkısı,
Aydınlık gündüzlerde kaybolma,
Gizlendiğin notalarda bulurum seni.
Korkma.
Nota bilmek, ay ışığına engel değil.
Maviden sıkılırsan eğer,
Pembe doğ...
Buğulu şarkılar çalar yıldızlar.
şimşekler alacalı olur,
Yağmur yağar ıslık çalarak.

İzlediğin bütün filmleri,
Okuduğun bütün kitapları,
sevdiğin bütün insanları...
Ya da her ne verdiyse sana korkulu bakışları!
Gül .

Sen gülünce masaldan çıkagelir şirinler.
Destanlar şaha kalkar,
Dört nala uçar kelebekler.
3 gün boyunca ölümsüzlüğü yaşarlar.
Bir düşünsene ...
Koskoca 3 gün,
Yani 72 saat.
Tam olarak 4320 dakika.
259200 saniye
15 552 000 salise,
.
.
.

Matematiğin yettiği yer burası.
Ya matematiğin yetmediği kanat çırpışları?
Kelebekler ölümsüzdür
Çünkü onlar sadece uçmayı bilirler.
Uyuyarak harcanan zamanı uçarak geçiren kaç kişiyiz?
Ben de dahil tam olarak sıfır.

Korkma.
Korkunun cennette yeri yok.
Ki varsa cennetİ burası orası.
Burası tenin.
Gözlerin mezar,
Saçların sırat.
Tenin cennet.

Korkma ben cehennemliğim.


02.08.2015
04.06


26 Temmuz 2015 Pazar

Komar Yaprağı

Nerdesin ey pembeli mavili ojeli parmakların sahibi!
Turuncuya bürünmüş düşlerimden çıktım da geldim
Nerdesin?

Asfaltlarda terimi,
Karlarda ayak izimi bıraktım ve geldim.
Hiçbir deniz gözlerin kadar derin değildi.
Böylesine derinlemesine içime işlemedi hiçbir ses.
Gözlerinin yeşil hareleri kadar yeşil değildi hiçbir yaprak.
Bu koca evin tavanındaki yıldızlar gülüşün kadar parlak olamadı.
Ben aşıkkenn bu vahşi doğaya
Nerden geldi bu merhamet dolu güzellik.
Söyle nerden geldin?
Yollar mıydı bizi birleştiren?
Yoksa ayıran mıydı yollar?
Kaç nefes daha alacağımı bilemiyorken
Can verdin!!!
Can geldin.


Zaman...
Zaman öyle bir büyük safsata ki;
Bunu seni zamansız sevişimle anladım.
Korkakların inanmak istediği şeydi zaman...
Oysa ben daha hiç koluma saat takmadım.


Ayaklarını toprağa basmamış insanlardan olmadım hiç.
Bir gün toprak olacağımı biliyorken ondan kaçmadım.
Henüz seninle sırt üstü yatmadım .
Gökyüzünde buluşmadık.
Bir gidiştir göremedik, üstelik gelişte olmadı.
Sanki orda kalakaldın.
Ömür var olmadı.

Bu saatler insanı aldatıyor.
Sen orada döneceğin günü;
Ben ise geleceğin günü bekliyorken,
Saat 20:43 diyor.
Saat 20:43 olabilir mi?
Yalan...
Saat seni özlediğim zamanı gösteriyor.
Her an özlüyorum.


Aynalardan yansıyor.
Biliyorum.
Dudakların birşeyler söylüyor.
Dudakalarının yanaklarınla kavuştuğu yerden öpmedim ki seni
Nasıl bilebilirsin benim gözlerimdeki rengini?
Başlamamış bir hayatın özgeçmişinde yaşıyoruz.
Geçmişim meçhul,
Geçmişin yalnız.
Geçmişlerimiz henüz geçmemiş.
Bu oyun şaibeli.
Bu oyun acı dolu.
Bu oyunda sen-ben kavramı var.


Bir patika da iki kişi yürüyemez olur mu?
Omuzlarımda kal komar yaprağım.
Bu patika da ayrı gayrı yok.
Birlikte kaybolacağız.


Şimdi kapat gözlerini
Kirpiklerinden okşuyorum,
Kirpiklerinden öpüyorum.
Korkma!
Seni bütün cesaretimle seviyorum


26.07.2015
      20.52



19 Kasım 2014 Çarşamba

İstanbul'un Gözü

Misali yok gözlerinin.
Net,parlak ve yakıcı.
Yamaçtan esen ılık rüzgar
Yaprak gibi sürükle beni sevgilimin kucağına.

Ahhh! Bu gökyüzü mavi olmasa
Yeşile özlem duymasa gözlerim
Ilık esmese rüzgar...
Fırtınalar kopsa,
Kar yağsa...

Sevgilim üşüme.
Ya da üşü, sarılayım sana
Bahane ile özlemi karıştırarak.

Boğaza karşı sarılmış iki kadeh
Birinde dudaklarının pembe ruju
Diğeri saf,berrak
Maviye aşık atan yeşil!
Bana bir bak!

Kul olayım sana
Yanayım.
Öleyim istersen...
İstersen kalayım burada.
Tam karşında
Yeşile bakarak,
Biraz anason koklayarak,
Aşık olayım sana...



Mustafa Aksoy
16.10.2014

11 Kasım 2014 Salı

Tango

Eylül müydü körlüğüm?
Ekim miydi?
Kalakaldım şimdi
Öpsene beni
Gözümü öp,
Elimi öp,
Sesimi öp.
Eylül müydü izbedi
Ekim mi?

Boğazı ayaklar altına alalım yine,
Fıstık ağacı kokularında yakalım ateşimizi.
Sarılalım sımsıkı.
Yamaca doğru dans edelim
Tut elimi.
Sarılalım tek odalı evimizde uyurken
Tehlikeli bir oyun bu,
Ateşi söndürmeden uyumayalım.
Evimize buyur edelim ateşi.
Ateşli ateşli uyuyalım.
Gitme!

Gidersen acıdığım yerler kanar şimdi.
Kökünü koparırım tutsaklığımın.
Gidersen acırım.
Cesaretim yok.
Tekrar dans edebilir miyiz?
Yani bayan!
Bu dansı bana lütfedermisiniz?
Tanju Okan sesiyle sarılır mısınız bana?

Bir tango bu,
Ateşli ve çılgınca.
Şehvetli mi şehvetli.
Boğazın endamına sırtını mı döneceksin?
Rakımın suyu,
Ateşim,
Bu tangoyu nasıl bırakıp gideceksin?

8 Ağustos 2014 Cuma

Elfida

Adını söyleme!
Elfida'sın sen.
Özgür kuş, kanatlı ressam,
Bazen hicaz bazen hüzzam,
TAnıdım işte seni, adını sormam.
Bana ne dersen de; Elfida'sın sen.


Gökyüzü mavili, bulutlar kayıp,
Böyle güzel olunmaz ki, ayıp!
Tırnağında oje yok, rimelin kayıp,
Dalgalanmış saçlarla rüzgara yürüyorsun
Ruhundaki ateşi böyle körüklüyorsun.

Kafiye bitti şimdi, sözlerin anlamı yok,
Gözlerdeki anlam,
Sözcüklere dem vurur,
Sahi gökyüzünde ismin var,
Nasıl bir bilmecesin?
Yanına yanaşılmaz, çok garip bir hecesin.
Tabloların aşkına, 
Boyaların aşkına, 
Tanrı aşkına,
Senin aşkına.
Adını bahşet bana.
Yüzünü bahşet.
Denizdeki dalga adına
Gözünü bahşet.
Kıskanıyor tabiat.
Kıskanıyor.
Seni senden kıskanıyor.
Sesini kıskanıyor, 
Tenini kıskanıyor,
Yüzünü,gözünü, sözünü kıskanıyor.
Ne güzel şarkılar yazılıyor adına,
Kıskanırım diyor.
Tenini kıskanırım.
Birine söz söylesen dilini kıskanırım.

Limanlarda siren sesleri yükseliyor.
Kapat gözlerini.
Gemiyi düşün.
İki aşık ayrılıyor.
Genç, el sallıyor gemiden kıza.
Tabloya sığdıramağın insan kalabalığında 
Sadece aşkı seçebilirken gözlerin,
Hüzzamlı şarkılar eşliğinde içilmez mi?
Sen bilirsin,
Karacahil olan bir bedenden fazlası beklenmez.
Ancak ölümü bekler onlar.

Şimdi tekrar söyle.
İsmini söyle.
Bilmek istiyorum.
Kimsin sen?
Unut bütün geçmişini,
Unut yaşananları,
Gök yüzündeki ismini unut!
Sen ; 

Elfida...

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Çingene Siyahı

Kalem kılıçtan keskindi. Aslında dünyanın en tehlikeli silahıydı kalem. İlim öğrenmek isteyene ilim, zulüm öğrenmek isteyene zulüm bilgisi aşılardı. Çok kişi öldü kalemin keskinliğinden.
Çok kişide yaşayan ölü. Bir çoğu ise yaralı... Derin yaralar ve derin sancılar içersinde.

İnsan yazmaya küser mi hiç? Üstelik bu kadar tehlikeli bir silah elindeyken... Zaferin kesin olduğu bir savaştan kaçılır mı? İnsan hiç okyanusa sandalla açılır mı?
Küstüm...
Bu gece ölü bilin beni.
Tam mazimden vuruldum.
Gözlerine sarıldım. Öldüm yine...
Ateşten kaçan akrep misali kalemimi kendime batırdım...
Sorarım kendime. Nasıl oldu da bir imansıza inandım.

İçimde baskı altında kelimeler var. Bir kıvılcım çıksa hepsi harlanacak. Her biri teker teker yakacak sayfaları. Her yanan sayfa ciğerimi yakacak. Biliyorum. İnsan bir kere ölür.
Ama bazı günleri yaşıyor olmak ölmekten acı.

Şimdi çık sokağa.
Karanlıktan bir renk seç.
Odanın duvarlarını boya.
Turkuaz siyahı olsun.
Sonra rengarenk oldu diye sevin, tavanın...
İşte o tavanın ardında ne hayaller hüsrana boğuldu hatırla.
Rengarenk karanlığında yastığına sarıl.
Yastığın bile sen kokmuyordur artık.
İşte o kadar başka birisin.
Bornozunda senin olmayan saç tellerin,
Bilgisayarda sana benzemeyen fotoğrafların...
Öyle ölürsün işte.
Nefes alırsın, fakat aldığın nefesi hissetmezsin...

Şimdi dön de karanlıktan renk seçelim. Şöyle en çingenesinen siyah seçelim. Böyle baktın mı gözlerini alsın karanlığı.
Belki sadece odayı değil bütün evi boyarız çingene karanlığına.
Ahhh doğru ya siyah içini karartıyordu değil mi?

Oysa bana artık bütün renkler karanlık, bütün acılar siyah...

14 Mart 2014 Cuma

Gürültü.

Bilmem kaç kişi benimle aynı şeyleri hissediyor yürürken. Bir dakika! Bu durumu kişilerle sınırlamak yanlış olur. Kaç canlı demem gerekiyordu. Darvin Evrim Teorisini yanlış yorumlamış.
Bence insanlar hayvanlardan (maymun) gelme değil. hayvanlar insanlardan türemiştir. Modern zaman, uzay çağı denilen bu dönemde çevremizde ne kadar çok iki ayaklı hayvan görüyoruz! İki ayaklı ve konuşabiliyorlar.

Konuşmaları hiç bitmiyor.İstemsiz şahit oluyorsun konuşmalara. İş yerinde, sokakta, kahvede, kütüphanede, sinemada, yatakta, tatilde!!! Birileri sürekli konuşuyor. Sürekli...
Şahit olunan konuşmalar da hayati önem taşımıyor ha! 'Arzu'nun kocası Mehmet Arzu'ya çiçek götürüyormuş her akşam ya da Melahatin kızı mahallede çocuklarla fingirdeşirken abisi bunu görüp bir güzel dövmüş.' ve daha niceleri. Sokaklarda ilim, adalet konuşulmaya başlanmadığı sürece kulaklarıma pamuk tıkamak istiyorum.

Bazen soracak oluyorlar bu kadar yürüyüşün sebebi ne? Sebebi şu: kilometrelerce yol yürüdüm ve işittiğim tek şey insanların hep boş konuşmaları, dedikoduları oldu. 
Geçenlerde ntihar etmek istedim. Çalıştığım inşaatın çatısından atsaydım kendimi iyi hissedecektim biliyorum. Ama yapmadım. İntihar etmek istememin sebebi de öyle ahım şahım bir şey değil ha! 
Öğle paydosunda yemek almaya giderken insanların lüzumsuz konuşmalarına takıldı kulaklarım ve çok ağır yük hissettim üstümde. İnsanlar bu kadar boş şeylere kafalarını yorarken ben neden hep polyanna oluyorum dedim. Neden daha iyi bir insan olma uğraşındaydım ki? Ne de olsa arkamızdan boş boş atıp tutacaklardı.
Dedim atayım kendimi aşağıya. Tabiri caizse götüm yemedi. Vaz geçtim.En azından bir süreliğine. Sonra dedim gidip bir kaç şişe bira alıp içeyim akşama. Tekele gittim orda da bir kasvet bir gereksiz kelime topluluğu. Vurdum masaya yumruğumu. Elim acıdı sormayın.

Bu gereksiz kelime kalabalığı öyle zihnime işledi ki Yavuz Çetin gibi uçup konamamak istedim. Kurt Cobain gibi müptela ölmek istedim. Sonra herşeye kızıp bir Angus Young  edasıyla gitarımı elime alıp sırt üstü uzandım. Yine ölemedim. Bazen diyorum kendi kendime bu kadar boş kelimeler havada sevişirken nasıl oluyor da yaşayabiliyorum?
Nasıl olduğunu bende bilmiyorum. Gereksiz bir kelime cümbüşünün ortasında buluyorum hep kendimi. Ağırlaşıyor başım, omuzlarım yere sürtüyor. Ayaklarımı koltuk altıma sokup koşmaya çalışıyorum. Çabam boşuna, biliyorum! 
.
Bir hikaye anlatayım size. Yada anlatmak demeyeyim şu an uyduruyorum. Allah sabır versin.

" Küçük bir çocuk varmış. Çok küçükmüş. O kadar küçükmüş ki babası cebinde gezdiriyormuş. Yani o kadar küçükmüş. Küçüle küçüle mikroskopla görülür olmuş. Yaşı 40 a merdiven dayamış ama yine küçükmüş. Çocuk o kadar küçükmüş ki 190 boyunda olmasına rağmen küçücükmüş. Tartıya koymuşlar gram gelmemiş. 100 kiloluk beden gram gelmez mi yahu? İşte o kadar küçükmüş.
Beyninin olmayışı o kadar küçültmüş. Küpküçücük kalmış zavallım. Ama bir zamanlar büyükmüş bu çocuk. Büyük olduğunu ve daha da büyüyeceğini düşünüp böbürlenip küçülmeye başlamış. Sonra hep etrafındakileri çekiştirip küçülmüş. Yalanlar söyleyip, hakka girip küçülmüş. Ama en çok boş konuşmak küçültmüş onu. Sonra çocuk dayanamayıp kafasına yular geçirmiş.O kadar küçülmüş ki yularda  sallanırken ipler birbirine kavuşmuş." 

Demem o ki boş konuşmayın. Hayatımda yazdığım en boktan yazıyı sunuyorum size. Ben boş konuştum ama siz boş konuşmayın. He bir de boş konuşurken yüksek sesle konuşmayın.

Çevrenizde sizin iğrenç kart sesinizi, ağzınızdan çıkan kelimeleri dinlemek istemeyen bir sürü insan olabilir. Farkında olmadan insanların katili olabilirsiniz. Gidip kitap okuyun, müzik dinleyin, yazı yazın. Yani boş vaktinizde boş konuşup insanları yormayın!

Şimdi sayfayı kapatıp düşünebilirsiniz! Şiiişt biraz sessiz düşün.

7 Şubat 2014 Cuma

Çocukken Önyargıyla Büyüdük ( Yaşadığım Bir Hikaye)

Henüz koşmaya yeni başlamış bir çocukken kaçmayı öğrenmiştim.Evet kaçmayı öğrenmiştim, tam olarak söylemek istediğim bu. Çünkü kaçmak korkunun refleksidir. Bir insan eğer kaçıyorsa korkuyordur. Ama herkes korkunca kaçacak diye birşey yok. Böyle bir durum söz konusu da değildir.
Fakat koşmaya yeni başlayan bir çocuk ne kadar tanımıştır ki hayatı?

Evet hayal meyal aklımda. Bilinçaltıma işlemiş bir kere. Babamın henüz aldığı lacivert, parıldayan ve o zamanlara göre lükse kaçan arabasıyla hem gezmek babında hemde babamın işlerini halletmek amacıyla ufak bir gezintiye çıkmıştık. Aslında şimdi düşünüyorum da o anlar en kıymetli anlarımdanmış.
Çok iyi hatırlamamakla beraber Beykoz sınırları içerisindeydi işlerimiz. Belediyesi, vergi dairesi falan. Tabi bu henüz koşmaya başlayan bir çocuk için çok karışık ve anlaşılmaz konulardı. Sadece arabanın camından kafasını dışarı uzatıp, güneşin derileri kararttığı o havada serin esen rüzgarın tadını çıkarıyordu.
Ne belediye ne vergi dairesi umrunda değildi. Babasıyla aynı arabanın içinde dolaşıyordu ya daha ne olsun. Koşmaya henüz başlamış olmasına rağmen arabada oturmak yaramazlık yapmamak da keyifli oluyordu. Yalıköy yakınında bir binanın önünde durduk.
Babam tebessümle yüzüme baktı. Çok iyi hatırlıyorum simsiyah bıyıkları vardı. Neredeyse hiç kesmezdi zaten. O bıyık hep oradaydı. Çünkü o babaydı. Bana sorsalar baba dedin mi nasıl bir tip canlanır gözünde?
Kesinlikle bıyıkları olacak derim. Çünkü bütün babalar zaman zaman bıyık bırakır. Neyse konumuza dönelim.
Bana baktı ve tebessümle;
- Sen burada otur oğlum ben geleceğim hemen!

O an arabanın içinde tek kalmanın verdiği bir tedirginlik vardı, aynı zamanda o arabanın içinde dilediğim gibi yaramazlık yapabilmenin sevincide.
" Tamam" dedim. Babam arabadan indi. Hemen yanda duran mavi kapılı binanın içine girdi. Hiç unutmam mavi kapılıydı.Eski ahşap bir kapı ve kimi yeri çürümüş.

Tam o sırada şu anda içimi kaplayan ön yargım ortaya çıktı.

Renkli ve daha önce hiç görmediğim bir elbiseli, hafif tombul hatta bayağı tombul bir kadın, sırtındaki bohçasıyla tam karşımda duruyordu. O kadar esmerdi ki o an " bu teyze fırında mı pişti " demiştim. İlk defa benimle aynı ten rengine sahip olmayan bir insanla karşılaşmıştım. Belki ilk defa ırkçılığımı orada konuşturdum. Çünkü ben koşmaya yeni başlayan bir çocuktum. O sırtında kocaman bohçayı tek başına taşıyan çingeneden çok korkmuştum. Görüntüsünden korkmuştum önce.
Daha sonra camları açık olan arabaya yaklaştı. Artık gözgöze gelmiştik.Cebinden bir gofret çıkardı. Tam hatırlamamakla beraber günümüzde var olan çikolatalı gofretlere benziyordu.O gofretin tadını hiç alamadım. Çünkü örf ve adetlerimize göre yabancılardan birşey almaması gerekir henüz koşmaya başlayan çocukların. Çingene bana o gofreti öyle içten ve sevgi dolu bir gülümsemeyle uzatmıştı ki hayal meyal gözüme geliyor ve keşke o gofreti alsaydım diyorum.
Oysa ben örf ve adetlere uydum. İlk korkumdan kaçışımdı o ve bir daha da korktuğumda olduğum yerde kalamadım. O kadar korkmuştum ki o tombul tatlı çingenenin sevgi dolu bakışlarına korku dolu gözlerle karşılık vermiştim.Eğer hala yaşıyorsa çok üzgün olduğumu bilmesini isterim.Çünkü benim bir hatam yoktu. Bize yabancılar kötüdür öğüdü verildikçe biz de inandık. Hakları da var kötü olanı çok. Nereden bilecek koşmaya henüz başlayan bir çocuk bunu!

O arabanın şöför koltuğuna atlayıp kapıyı açmadan,açık olan camdan dışarı çıktım. Arabanın arka tarafına dolaştım. O çingene reddedilmenin verdiği üzüntü ve yaşam tarzının verdiği rahatlıkla döndü ve gitti. Ama eminim ki bir çocuktan bile " sen çingenesin" yargısını yemek çok canını yakmıştır. Şimdilerde çingenelere karşı bir sempatim var.

Bu hikayeyi neden anlatıyorum?

Çünkü yabancılar kötü olabilir! Ama kesinlikle öyle değildir. Hayatıma bodoslama giren binlerce yabancı var şu sıralar ve hiçbirinden zarar görmüyorum. Çünkü insana zarar veren yabancılar değil, o yabancılara karşı takındığı tavır ve duygulardır.

Ben o zaman bu ön yargıları kazandım. Ve maalesef hala daha bu yargılardan tam olarak kurtulamadım.

Şimdi nerede bir yabancı görsem, ne zaman bir ikram verilse hayatıma kabul ediyorum. Ama iyi ama kötü.

Ve artık geçmişte ve geleceklerde kalpler kırılmasın diye yalanlar söylüyorum

Kusura bakma çingene teyze o gofreti almalıydım. Ama i o an gerçekten acıkmamıştım.

Ve bu ön yargılar benden en çok mutluluğu alıyor.

Bu da mutlu edemeyecek ne de olsa diyerek gidilen her yol uçuruma çıkıyor. Çünkü abdest alınmadan kılınan namaz kabul olmaz. Sen mutlu olmayı dileyip ön yargılarını yeneceksin ki mutluluğu elde et.

Ki bunları ön yargılarının esiri olmuş bir köleden duymak garip olabilir.
Söylemek isteyip söylenmeyen bütün kelimeler aşkına. Sevgiyle, aşkla, mutlulukla, ailelerinizle ve hayatınıza girecek olan yabancılarla sağlıklı bir yaşam içinde kalın.

18 Ocak 2014 Cumartesi

Çocuğuma Mektup

Sevgili oğlum/kızım;
Ben senin baban olacak adamım. Biliyorum bu mektubu yazmak için daha çok erken. Çünkü daha annen olacak kadınla tanışmış değilim. Her ne kadar erken olsa da ben aslında geç bile kaldığımı düşünüyorum.

Sevgili yavrum, ben senin baban... Sana hayatı boyunca sevgi ile sarılacak olan adam. Cinsiyetinin ne olacağı hakkında henüz bir fikrim yok. İsmin ile ilgili de hiçbir fikrim yok çünkü muhtemelen ismini annen ile ortak olarak koyacağız. Ama bir şeyden eminim, çok güzel bir çocuk olacaksın. Sana iyi bir aile olacağız bundan şüphem yok. Annen olacak olan kadını çok seveceğimden de eminim. Muhakkak çok iyi bir insan olacaktır. Bu yüzden ailenden hiç utanma. Belki çok zengin bir ailen olacaktır. Eğer ki öyle olursa sakın ama sakın insanları küçük görme. Onlara hep merhamet ve şevkat göster. İyi bir insan ol. Çünkü senin annen ve baban da bu niteliklerde insanlar. Eğer ki fakir bir ailen olursa da sana iyi bir hayat sunamamış olduğum için ben çok özür dilerim. Fakat fakirlik ayıp değildir. Belki tek göz bir gecekonduda yaşarız ama birbirimize sarılarak ısınmak bizi mutlu eder. Sakın ailenden utanma. Eğer fakir bir aileysek onurumuz ve gururumuzla fakirizdir.Sana düşen çocuğum aileni hep dost bilip bizi çok sevmendir. Ben senin en yakın dostun olacağıma söz veriyorum. Her zaman başarılı bir insan olmak için çalışacağından eminim. Örnek bir insan olacağından. Ve şundan da eminim söylediğim gibi iyi bir insan olursan acı da çekeceksin. Ama sakın bu acılar seni korkutmasın. Çektiğin acıların hepsinde yanında olacak olan bir anne ve babaya sahip olacaksın. Öyle bir aile olacağız ki en acılı günümüzde birbirimizle mutlu olacağız. 
Üzüldüğüm bir nokta deden İsmail'i hiç göremeyecek olmandır. Deden çok güzel bir insandı. Ama sen üzülme canımın için. Baban tıpkı dedene benziyor. Babannen Nebiye'yi görebilme ihtimalin var hala. Umarım çok daha uzun seneler yaşar ve sana sarılabilir. Ben anne ve babamı çok seviyorum. Sende hep sev. 
 Şu an dünyanın nasıl bir yer olduğu hakkında bir fikrin yok. Benimde senin yaşayacağın dünya hakkında bir fikrim yok.  Ama sana en azından benim doğmuş olduğum yeri anlatayım. Hatta bu mektubu doğduğum evde, doğduğum odada yazıyorum. Burası şu an İstanbul'un Beykoz semti olarak geçiyor. Bu semt denize kıyısı olan ve her tarafında tabiatın güzellikleri olan sakin bir semt. İnsanın içine huzur veren bir yeşilliği var. Burada doğmuş olmam benim için büyük bir şans. Umarım sen doğduğunda da bu tabiat güzelliğini korumuş olur. Artık insanların gözleri o kadar parayla dönmüş ki; doğa, insan, hayvan yani hiç bir canlıya önem vermiyorlar. Tek amaçları daha çok para kazanmak olmuş. İşte bu yüzden muhtemelen orta gelirli bir ailenin çocuğu olacaksın. Çünkü senin ailen hiçbir canlıya zarar vermek istemeyen bir aile olacak.
Bu güzel semtin yukarsında Elmalı Köyü'nde doğdum. Burası bundan 20 yıl öncesine kadar hep ormanlıkmış. Ulaşımı patika yollardan yaparlarmış. Şimdilerde ise her yer asfalt ve binalarla dolu. Yine de İstanbul'un en yeşil yerlerinden biri. 20 yılda buradaki değişim aslında şu anki endişemin temel sebebi. Ya sana oksijeni azalmış bir dünya bırakırsam... Seni böyle bir dünyaya getirip acı çekmene sebep olursam... Dediğim gibi ne kadar acı çekersen çek ben ve annen senin yanında olacak. Seni hep çok seveceğiz.

Muhtemelen annenle tanışmamız garip olacaktır. Hiç beklemediğim bir anda ona aşık olacağımdır. Hatta biraz ağırdan da satabilirim kendimi. Çünkü insanlar artık karşısındaki insanın kıyafetine aşık olur haldeler. Bu yüzden babanla gurur duy çocuğum. Babanın tek derdi daha iyi bir insan olmak. Bunun için hep yaptığım şeylerden biri şu anda olduğu gibi yazmak... Yazarak birşeyleri değiştiremeyebilirim. Bir yazar da değilim. Ama yazdığım zaman belki bir kaç kişi görür ve birşeyleri fark eder diyorum. 

Canım yavrum ben senin babanım. Şunu bil istiyorum. Anneni ve seni asla aldatmayacağım. Sizi hep sevip koruyacağım. Ben babanım. 
Annenle evliliğimiz de tanışmamız gibi ilginç olacaktır eminim. Muhtemelen düğünümüz tabiatın içinde olacaktır. Tahminimce tatlı bir kalabalık ve hoş müzikler olacaktır. Ki annenle evleniyorsam onun da benim düşüncelerime uyacağını düşünüyorum. Çünkü o da benim gbi tek derdi insanlık olan sıradan bir insan olmalı.
Evlilikten sonra sen aklımıza düşeceksin buna inanıyorum. Ve senin için en az 7 ay bekleyeceğiz. Sağlıklı bir çocuk olman için dua edeceğim. Ve eğer olur da sağlıksız olursan korkma. Seni her halinle seveceğiz Bütün zorluklara birlikte katlanacağız.  Aklımızdan çıkıp ana rahmine düştüğünde annene çok zahmet vereceksin. Ona çektirdiğin sancıları bilemeyeceğinden onu anlamaman da normal olacaktır. Ama annen seni doğururken çok acı çekecek. Acının sonunda her acıya değecek olan sen dünyaya geleceksin. Doğumundan önce annenin karnındaki hareketlerini ellerimizle hissedeceğiz. Sen her tekme atışında ben ' Kesin futbolcu olacak.' diyeceğim. Ama biliyor olacağım, benim istediğim kişi değil kendi istediğin kişi olacaksın. Ki en çok buna sevineceğim. Belki senin nesline ayak uyduramayıp bana geri kafalı gözüyle bakacaklardır. Ama geri kafalılığımın tek sebebi seni ve anneni çok sevip, sizler için endişeleniyor olmaktır. 

Senin doğumunu, emekleyişini, dişlerinin çıkışını, ilk anne ve baba deyişini, okula gidişini aklıma ve yazılarıma kazıyacağım. Hayatının en önemli günlerini fotoğraflarda saklayacağım. Ve bir gün büyüdüğünde sana herşeyi  noktası virgülüne anlatacağım. Her gün sana birşeyler katmak için çabalayacağım. Sanırım 4-5 yaşlarında sana küçük bir piano alacağım. Fakir bir insan olsam bile bunu yapacağım. Çünkü sen müziği de seveceksin. Babanın bu yönünü almanı çok isterim. Müzik insana kibarlık verir. İnsanı duygusallaştırır. Ona bakış açısı kazandırır. Ve sen ilerde müzisyen olmasan bile müziksiz bir hayat sürdürmeyeceksin. Tabi ki farklı şeyler isteyeceksin. Senin yaşayacağın dönemde neler icat edilir hiç bir fikrim yok. Ama istediğin her ne olursa olsun sahip olman için çabalayacağım. Çünkü ben senin babanım.

Adım Mustafa. Mektubu okuyabilecek yaşa geldiğinde zaten ismimi biliyor olacaksın. Ama yine de bana ' baba' diyeceksin. Ben de sana ismini bildiğim halde 'kızım/oğlum' diyeceğim. Birbirimize böyle hoş lakaplar takmış olacağız.  Ama şunu bilmeni isterim ; babamın bana 6 yaşında taktığı lakap ' berbat' idi. Çok yaramaz bir çocuktum.Buna rağmen babam beni hep sevdi. Benim lakabımı değiştirebilecek iki kişi  var o da annen ve sen. Ben annen için koca, senin içinde baba olacağım. Ama beni tanıyan herkes bana yine berbat diyecekler. Bu seni rencide etmesin. Çünkü berbat lakabı bana babamdan yadigar.
Hayatının her anını aklıma kazıyacağım. Çünkü ben senin babanım. Sana söz veriyorum nefesim yettiği sürece iyi bir baba olup sana örnek olacağım. Asla sana eksikliğimi hissettirmeyeceğim. Anneni ve seni hep çok seveceğim. Belki senden sonra kardeşin dünyaya gelecek ve onu kıskanacaksın. Ama seni sevdiğim gibi onu da seveceğim. İyi bir aile olabilmek için herşeyi yapacağım. Bu sana ilk sözüm olsun. 

Senden de tek bir söz vermeni isteyeceğim. Ömrümün son anına geldiğimde elimi tutup anneni yalnız bırakmayacağına, iyi bir insanla evlenip iyi bir eş olacağına,örnek bir vatandaş olacağına, son nefesimi verdiğimde asla yıkılamayacağına söz ver. Çünkü bu hayat bir gün bitecek. O gün üzülüp perişan olma. O gün gururlu bir evlat ol. O gün benim gibi bir babaya sahip olduğun için gurur duy. Hatalarımla ve doğrularımla beni hep sev.
Çünkü ben senin babanım.
Seni seviyorum.

Mustafa Aksoy
                                                                                                                                      18.01.2014
16.02

25 Kasım 2013 Pazartesi

Göçmen Düşler

Gök gürlüyor.
Gök güllüyor.
Gök gülüyor.
Gök yüzünün pervasız tavrına sinirlenen şimşek
Çakıyor. Sağ çakıyor, sol çakıyor.
Bir aparkat çıkarıyor.

Birbirine etiket yakıştırmış insanlar.
Çıkartmalar yapıştırmış gökyüzüne.
Tavanlarında öldürdükleri çocukların sureti.
Her biri kuyruklu.
Milyonlarcasıyla göz göze.
Damacananın içine sıkışmış bir kola şişesi,yarısı kesik.
Evin tavanı parçalı bulutlu.
Bulutlar kasvetli, bulutlar efkarlı.
Bulutlara sağnak dert üflenmiş.
Yıldırım odanın tam ortasına düşmüş. 
Hendekte filozof tarlası.
Pisagor'un gözlüklerini takmış fareler.
Zincire vurulmuş Prometehan.
Masaldan çıkagelmiş anka.
Damacana dar, damacana derin...
Yolda dibi düşmüş gelirken kola şişesinin.

Sahiden kaç kişiyle gelmiş misafirliğe edepsiz.
Her birinin elinde sigara...
Bir de bacak bacak üstüne atmış, tesbih sallıyor güvercin.
Masada bir kaç şişe...
Alkolü günler önceden tükenmiş,
Iştahla öpecek dudak arıyor.

İtaatkar efendimiz yorulmuş,
Köpeğinden müsaade isteyerek kıvrılmış peteğin dibine.
Gök yüzü gürlüyor yine.
Güllüyor yatağı bulutlar.
Kırmızı düşüyor akıllara.
Al oluyor düşlerim.


Güneş doğuyor çıplak tavana.
Tavan utanmış, hemen üstünü giyiniyor.
Yerin dibine giriyor utancından.
Dokuza ramak kalıyor çatısı çöküyor evin.
Toprak kokuyor pencereler.
Nem kokuyor. 
Romantizmam azdı yine
Kendime hakim olamıyorum.
Aynayı öpüyorum dudaklarından.
Yatağa atıyorum bornozumu
Öylesine çıplak kalıyor zavallım.
Sonra koltuğa oturuyorum.
Yatak ve bornozum birbirlerine sarılıyorlar.
Ben gözlerimi kapatıyorum. 
Odadaki herkes bülbül kesiliyor.
Perdeler dans ediyor şarkıyla.
Kapıdan armonik sesler geliyor.
Öylece alkışlıyor pencerenin kanatları.

Kırılan kanatlarıma benzetiyorum onları.
Özgür olduğumu düşündüğüm zamanların hatıralarına...
Zihnimde tutsak olan sevgili düşlerim...
Özlüyorum...
Karşımda duruyor katilin.
Çatısına ağaçlar ekilmiş,
Ağacına yapraklar dikilmiş...
Burada herkes görmüş-geçirmiş.
Gitmek lazım efendim.
Göçmek lazım...

24 Kasım 2013 Pazar

Korunmasız Aşk

Eylül'ün ayazında uyandım sabaha.
Hatırladığım tek şey herşeyi unutmuş olmamdı.
Yalnızdım.Mütemadiyen her zamanki gibi.
Ayaklarım soğuktu.
Yastığım içine çökmüş.
Düşüncelerimin ağırlığından meczup.
Sokaklar tenha
Issız sokaklar.
Sokaklar acılı...
Yalnızlık bırakılmış avlulara.
Çöp konteynırları gecelik aşklarla dolmuş.

Masum bir öpücük konduruyor, genç kıza ihtiyar.
Kız ölmüş.Aynada  ölüme bakıyor zavallım.
Bir köşe de şarapçı onları izliyor.
Yanında yıllarca aşk yaşadığı şarap şisesi.
Öylesine sarılmış ona.

Avludaki yalnızlığın sesi duyuluyor sonra.
Herkes avluya toplanıyor. 
Her gelen bir parça götürüyor yalnızlıktan.
Sonra bir bakmışsın birden susuyor sokak lambaları.
Çıkardıkları uğultu lal olmuş.
Bir bakmışsın hanelerde ışıklar sönmüş.
Her giden yalnızlık korunmasız girmiş yatağa.
Kendini koruyamamış.
Öylece çoğalmış.

Şimdilerde şarapçı yalnız, şişesi yalnız.
Ayna yalnız, kız yalnız.
Ölümü öpen ihtiyar yalnız, ölüm yalnız.
Konteynırlar her zamanki gibi gecelik aşklarla dolu.
Sokaklar yine yalnızlık kokuyor.
Ne zaman ki aşkı bırakıp yalnızlık üretmeye başladık? 
İşte o zamandan beri aşklar yalnız.
Aşklar çıplak.
Aşklar ürkek...
Aşklar avlularda ölüme terkedilmiş.
Ölmüş aşklar.
Aynaya bakar olmuş
Ölümü öper olmuş
Şişeye sıkışmış.
Köşeye sıkışmış.
Her ölen aşkın peşine bir yalnızlık peydah olmuş.

20 Eylül 2013 Cuma

Unuttum Diyerek Kendini Uyutma

Unuttuğumu sandığım her şeyi uyuttuğumu fark ettim.
Gülmeyi uyuttum.
Mutluğu uyuttum.
Kalbimi uyuttum.
Sevmeyi uyuttum.
Her şeyi uyuturken kendime ninni söyleyip kendimi uyuttum.

Uyandır beni bu uykudan.
Gülüşümü uyandır.
Mutluluğumu uyandır.
Kalbimi uyandır.
Sevgimi uyandır.
Her şeyi bir yana koy ve beni uyandır.

Sahil boyu yürü benimle başka bir şey istemiyorum
Adımlarımızı kaldırımlar hissetsin o bana yeter.
Sonra deniz kenarına oturup gökyüzüne bak
Bende oraya bakayım ve seni göreyim.
Kızıp dudaklarını büz, sırtını dön.
Ben yine de uğraşayım gözlerini görmek için.

Tatlı bir rekabet içinde olalım yine
Sen beni rencide et arkadaşlarının yanında
Ben de senin üstüne geleyim
Ama baş başa kaldığımız her anı dünya barış günü ilan edelim
Bazen şımarıp kahkahalar at densizce
Kızgın bakışlarımı dikeyim üzerine
Sonra gözlerimle saçlarını tarayayım,dudaklarını öpeyim…
Gözerimle sarılayım sana çok görme…

O korktuğun dik bakışlarımla koruyayım seni
Hayat acımasız, insanlar acımasız.
Masum olursan mahkum olursun.
Bu yüzden gel kaçalım seninle
Bir geminin sığınağında saklanalım.
Sahile en yakın yerden denize bırakalım bedenlerimizi el ele.
Ya da olduğumuz yerde kalalım
Denizin kenarında ve saçların omuzlarımda…

Bir gün unutmaya başlarsam yine
Kokunla hatırlayacağım düşlerimi…
Aşkı hatırlayacağım,
Masumiyeti hatırlayacağım.
İnancı hatırlayacağım…

Kapanırken gözlerim ebediyete
Bunların hepsini hatırlamanın gururu olacak yüzümde.
Gözlerimle saçlarını tarayışımdaki mutluluk olacak.
Sarılışındaki sıcaklık olacak.
Bedenime aşıladığın inancın kutsallığı olacak.
Ben unutmam…
Sen de unutma…
Unuttum diyerek kendini uyutma.


Mustafa Aksoy
21.09.2013

04.15

27 Haziran 2013 Perşembe

Fırtına

Yine yağmur ile ıslanıyor asfaltlar.
Havada toprak kokusu…
Elimde elinden kalma sıcaklık, dinleniyorum.
En çokta dudaklarına dokunamamak yakıyor canımı.
Dilimde en sevdiğin şarkı
Sokak köpeklerine mırıldanıyorum.
Öyle uslu dinliyor ki beni şaşarsın…
Sanırsın ki dilimizden anlıyor,
Efkarımdan anlıyor da bana eşlik ediyor.

Yağmur yağıyor…
Topraktan  kokun yükseliyor.
Cennet kokun!
Derin derin soluyorum şarkı eşliğinde.
Bir an avuçlarım terliyor.
Çocuksu bir heyecan kaplıyor içimi.
Sonra gözlerimi açıyorum
Her şey aynı.
Hiç bir şey  değişmemiş.
Sonra değer mi diyorum.
Değer mi insanları değiştirmek için çekip gitmeye.
Eşşek hoşaftan anlar mı?
Diğer eşekleri bilmem ama ben çok iyi anlıyorum.

Rüzgar şiddetini artırıyor yoksa öfkelendin mi bana.
N’olur kızma.
Her zaman yaptığım gibi şakalaşıyorum seninle.
Biliyor musun bazen çıldıracak oluyorum.
Sonra fotoğrafına bakıp sakinleşmeye çalışıyorum.
Dilimden hiç düşmüyor şarkımız.
“O bizim kavuşmalarımız mahşere kaldı.” Deyip deyip ağlıyorum.
Çıkıp evden yalın ayak koşuyorum.
Toprağını kazıp üşüyen ellerimle elini tutmak istiyorum.
Tırnaklarımın arası çamur doluyor umursamıyorum…
Yüzüm gözüm çamur içinde kalakalıyorum mezarının başına.
Yağmurla birlikte yağıyor gözyaşlarım.
Hıçkırıklarım gök gürültüsüne kafa tutuyor.
Sen gittikten sonra bedenimle doğa arasında ummalı bir savaş başladı
Hayata barışamıyorum.

Çok yoruluyorum.
Yatağımın sol tarafı hep boş…
Hep sen varmışsın gibi dik yatıyorum.
Yerini dolduracak bir ten, bir nefes, bir varlık bulamadım
Seni her şeyden çok özlüyorum.

Biliyor musun mahallede adım  deliye çıkmış
Bende ayıp olmasın diye ipe tenekeler bağlayıp ardımda sürüklüyorum.
Arada mahallenin kahvecisine gidip “ Herkeşe benden çay ama parasını vermem” diyorum.
Mahalleli gülüp geçiyor.
Bazen ben bile inanıyorum deli olduğuma.
Kendimi küçük çocukların arasında kaydıraktan kayarken buluyorum.
Hani çocukları çok severdin ya
Sırf gittin diye bebek ağlamasına bile katlanıyorum.

Evin kapılarını hep açık bırakıyorum.
Olur da bir misafir gelir umudu ile.
Unutmadan kendime bir arkadaş edindim
Adı Şakir.
İsmini ben koydum.
Açık bıraktığım kapıdan girmiş olmalı.
Görsen o kadar tatlı ki hep cebimde gezdiriyorum.
Bir fareye göre çok çabuk öğreniyor.
Ona bağlanmaktan da korkuyorum.
Sevdiğim herkes gibi o da beni bırakırsa ne yaparım ben.

İskemlelere tırmanıyorum.
İskemlelere tırmanıyorum.
 Neydi neydi…
İskemlelere tırmanıyorum…
Aaahhh  tırmanmayı mı unuttum ben.
Ölümden korkmuyorum.
Dedim ya sadece seni özlüyorum.
Seni çok özlüyorum.

Hiç ayrılmak istemiyorum yanından  ama şakire söz verdim
Onu seninle tanıştığımız yere götüreceğim
Hem deliyim diye otobüslere de para vermiyorum.
Deli olmak ne güzelmiş diyorum
Ama ben deli değilim ki
Çok sevene deli diyorlar herhalde.
Olsun desinler.
Şimdi gidiyorum ama bir gün temelli geleceğim.
Bekle olur mu.
Bekle…
Seni çok özledim.

8 Nisan 2013 Pazartesi

Sen Hep Çocuk Kal


Böylesine yalnız değildin çocuk...
Dişlerinin parlayışı yalnız kalmazdı.
Hep bir eşlik oldu göz yaşlarına,
Böylesine yalnız değildin.
Böylesine çaresiz değildin.
Sızlanmazdın yitirdiklerine.
Gönül koymazdın.
Yanmazdın.
Ve…
Elinde koca bir yalnızlık kaldı
Yitirmemek için sımsıkı sarıldığın.

Hem bilir misin
Benim adım yalnızlık, adım!
Yani bir tek kendimi yitirmiyorum.
Sımsıkı sarılıyorum kendi kendime.
Yalnızlığımı seviyorum sonra,
Kimliğimi seviyorum.
Sırf kimliğimi sevdiğim için
Adım yalnızlık…

Yalnızım…
Çünkü seviyorum.
Hem yalnızlığı sevdiği için yalnız kalmaz insan.
Bir başkasını sevdiği için mahkumdur yalnızlığa.
Oysa ben sadece kendimi sevdiğim için yalnızım derdim…
Nedenini hiç bulamadım.
Çok basit bir cevabı vardı oysa…

Bencillikle severken kendimi
Öylesine benimsemişim ayın şavkında soyunan güzeli…
Öylesine işlemişim hücrelerime.
Elini elim,
Belini belim saymışım.
Dudaklarını öpmek için aynayı kavramışım belinden.
Onun gibi soyunmuşum ayın şavkına.
Meğer bu yüzden yanılmışım.
Bu yüzden yalnızmışım…

Şimdi gecenin katran karasında
Ayın şavkına  soyunda gel güzel…
Bedenini en çıplak aşkla sun huzuruma.
Öylesine benimken ve öylesine benimsemişken yalnızlığı
Aşka koşma çocuk...
Çünkü aşk;
Hiçbir kılıcın,
Hiçbir mayının,
Hiçbir silahın iktidarlığına ihtiyaç duymazç
Aşkta hüküm süren tek iktidarlık sevgidir.

Koş çocuk.
Koş…
Yüreğindeki aşk yalnızlığa devşirmeden
Bebelerinin agularına kulak ver ve koş.
Korkma ve koş.
Eğer şimdi koşarsan
Ya yalnız kalırsın ya da cansız…
Fakat hiçbiri aşksız kalmak kadar yakmaz canını.
Çünkü bütün yalnızlıklar aşkın kucağında büyümüştür.
Ölüm ise hayatta bir kere başa gelir ve anlıktır.
Oysa aşksızlık…
Fön rüzgarına maruz kalmış kor gibidir.
Yellendikçe içten içe canını daha çok yakar.
Sonucunda ya rüzgarı karşına alırsın
Ya da aşkın sıcaklığında ve sevgi içinde cansız kalırsın.
Huzurla ve aşkla.
Huzurla…
Aşkla…

Büyüme çocuk.
Hep çocuk kal.
Büyürsen ölürsün.
Ölürken yalnız kalırsın.
Yalnız kalmışsan aşıksın demektir.
En iyisi hiç büyüme…

5 Nisan 2013 Cuma

Biz Seninle


Biz seninle ustura ile jilet  bıyık ile ayran gibiydik.
Biz seninle kova ile su kola ile asit gibiydik.
Biz seninle Adem ile Havva,
Hansel ve Grathell gibiydik
Biz seninle biz gibiydik.
Birimiz giderse anlamımızı yitirirdik.

Çölde fırtına
Ağustosta güneş
Yağmurda bulut
Şimşekte ışık
Gemide borda
Okyanusta balık
Yastıkta kılıf
Rüzgarda ıslık
Ergende sivilce
Abazada burma bıyık
Hovarda da gözlük
Öğrencide sözlük
Reyonlarda yazlık – kışlık
Yoklukta açlık
Oksijen de hidrojen
Gibi de gibi gibiydik.


Biz seninle Tahir ile Zühre
Annem ile babam
Yalancıda yalan gibiydik
Ar gibiydik
Dar gibiydik
Yar gibiydik.
Kışın yağan kar gibiydik.
Karda solan gül gibiydik
Gülde  renk
Renkte kırmızı
Kırmızı da kan
Kanda can
Can içinde
An gibiydik…
Öylesine hızlı ve öylesine acemiydik.