25 Kasım 2017 Cumartesi

Herşey Barış'la


Oğlum…



Bu tek kelimeyi söyleyebilmenin zorluğunu ve huzurunu anlatmak için sana methiyeler dizmem gerekecektir oğlum.



Birkaç yıl önce, henüz  senin içinde olduğun planlarım bile yokken, annen ile tanışmamışken yani gençliğimi doyasıya yaşarken sana bir mektup yazmış ve orada annenle tanışmamızın ilginçliğinden bahsedip seninle ilgili hayallerimi anlatmıştım. Aslında tam olarak hayal diyemem. Sadece sana bir şeyler yazmak istemiştim. O zaman cinsiyetin ya da ismin hakkında bir fikrimde yoktu. Şu an ise her şey bambaşka.



Oğlum…



23.11.2017 tarihinin sabaha karşı 4.30’unda annenin doğumuna yardım eden hemşirelerden aldık doğum haberini. Biraz erken ama bir o kadar da mutlu eden bir haberdi. Uzun dönem anne karnındaki problemlerin için Zeynep Kamil’e gidip durduk. Annen çok tedirgin oluyordu hamilelik sürecinde. Elimden geldiğinde anneni motive etmeye çalıştım ve sonucunda sen artık aramıza katıldın.



Sana annenden ve onunla tanışma sürecimizden bahsetmek istiyorum. Çünkü sana onunla tanışma ve evlilik sürecinin de alışılageldik olmayacağını söylemiştim. Öyle de oldu.



16 Mayıs 2015 günü Burgaz Ada’nın Madam Martha koyunda kamp yapmak için toplanılmıştı. Tahmin edeceğin gibi annen de oradaydı. Sana annenin ismini hiç yazmadım biliyorum. Fakat sen yazıyı okuduğun zamanlarda annenin ismini zaten biliyor fakat ona yine de ‘anne’ diyor olacaksın.

Madam Martha’da ki kampta kaynaşıp arkadaş olmuştuk annen Merve ile. Annen minyon tipli, güleç yüzlü ve siyah saçlarını sarının en güzel tonuna boyatmıştı. Tanışmamızdan evliliğimize kadar olan süreçte çok sıkı iki arkadaştık annen ile. O öğretmenlik yapıyor ben ise keşfetme arzusu ile geziyor, kamplara katılıp eğleniyordum. Ta ki 2017 Ocak ayında yapılması planlanan Karsraill isimli bir etkinliğe annenin beni davet etmesine kadar. 40 kişilik bir gezgin öğretmen grubunun Türkiye’nin farklı yerlerinden çıkıp Kars’a gitmesi ve bunu Doğu Ekspresi’nde vagon kapatarak yapmasıydı etkinliğin özeti.



Bu etkinliğe katılmak amacıyla 21 Ocak 2017’de otostop çekerek Ankara’ya gitmek için yola çıkmıştık annen ile. 25 Ocak’ta kalkacak olan trene yetişmek için erken çıkmıştık yola. Annen ile ilk defa yola çıkmıştım. Her zaman olduğum gibi çok konuşup eğleniyordum yolda olduğum için. Yolculuğumuz ilk gün Eskişehir’de bitmişti. Üniversite’den yakın arkadaşım Harun Yelbey’de kalmıştık o gece. Harun amcanı tanıma şansın olur oğlum. Harun evine yeni taşınmıştı ve evi de misafir ağırlamaya müsait değildi. Biz de bu nedenle annen ile uyku tulumlarımızda uyumak zorunda kalmıştık. Orada geçirdiğimiz iki akşam çok eğlenmiştik. Hatta Eskişehir’in meşhur dayısı  Recep Dayı ile karşılaşıp şakalaşmıştık. Recep Dayı yine barlar sokağında elinde şarabı ağzında aşk dolu sözleri bağırıp geçiyordu sokaktan. ‘Tek başına mı içiyorsun dayı?’ diye seslendiğimde elindeki şişeyi uzatıp ‘ Gel beraber içelim.’ Demişti. ‘ Ah dayı ah… Çok seviyorum’ deyip annene sarılmıştım. Bunların hepsi bir oyundu oysa o an. Recep Dayı aşkları ve söyledikleri ile tanınıyor Eskişehir’de. Umarım onun hikayelerini de dinleme şansın olur oğlum.



Eskişehir’den sonra Ankara’ya varıp ordan da Kars’a varış hikayelerimiz ise bir başka eğlenceliydi. Sana bir tavsiyem olsun oğlum. Büyüdüğünde sende tren ile yolculuk yap ve bütün yol boyunca yolları izle. Dağların arasında yılan gibi kıvrılırken vagonlar arasında yürü, şarkılar söyle ve fotoğraflar çek. Doğuya git, batıya git… Yönünü kaybedersen aklının yolunda git. Yeter ki hareket halinde ol.



Annen ile Kars’ta bir tartışma üzerine sevgili olmuştuk. Tartışmamızın sonucunda annene Beşiktaş’lı bir defter almıştım. Tabi  onunla ısrarına rağmen konuşmuyordum. Haksızlık ettiğini anlamasını istiyordum. Ama sonunda tam da  annen ağlamak üzereyken gitarımın kılıfından çıkardım defteri ve annene verdim. Sonrasında ise yol çok daha  başka haller aldı. Kars dönüşünde Kayseri, Nevşehir,Antalya,İzmir dolaştık. Yolda sayısız güzelliklerle karşılaşıp dostluklar edindik. Bu bizim birlikte kazandığımız ilk şeydi. Dostluklarımız…



İstanbul’a döndüğümüzde hızlı ve keyifli geçen bir süreç başladı. Daha birkaç ay önceevdiğim bir arkadaşım olan annenle evlilik planları yapar olmuştuk. Annen evliliğimiz için sigarayı bırakmıştı. Evlenmemek için hiçbir nedenimiz yoktu.Bende artık düzen arar olmuştum. Yıllarca gezip eğlenmiştim. Annen tam hayalimdeki gibi bir kadındı. Hem gezmeyi seviyordu hem de bana çok değer veriyordu. Birlikte yola çıkıp kamplar yapabilecektik. Çocuğumuzu da alıp amaçsızca gezebileceğimizi düşünüyorduk ikimizde. Yani kısaca aile olabileceğim tek kadındı annen.



Bütün bunları düşünürken zaman geçiyordu evlilik kararımızı büyüklerimizle paylaşıp evliliğimizi kesinleştirmiştik. 15 Nisan 2017’ de söz 23 Nisan 2017’de nişan yapılmıştı. Peşi sıra doğum günümden bir gün sonra da düğünümüz olmuştu. Söylediğim gibi hızlı ve keyifli bir süreçti. Bütün bunlar olurken şu an oturduğumuz evi yapmaya çalışıyordum. Aylarca uğraşıp evimizi yapmıştım ve tabi sende artık annenin rahmine düşmüştün.



Varlığının haberini aldığımızda annen de ben de çok şaşırmış ve çok mutlu olmuştuk. An rahminden kucağımıza gelene kadar geçen sürecin hızı ışık hızına kafa tutar cinstendi. Madden sıkıntılar yaşarken bir yandan da senin için çabalıyorduk. Uzun bir süre senin için sıkı takip yapıldı ve beklemediğimiz bir anda doğumun başladı. Oysaki o sabah sadece muayene için hastanedeydik.



Sana bütün bu süreci parça parça yazmak istemedim. Çünkü bunu yapabilecek vaktim yoktu uzunca süre. Sonrasında ise artık hikayeyi bütünüyle anlatmak daha mantıklı geldi.



Oğlum …

Varlığını öğrendiğimizde aklıma gelen tek şey neydi biliyor musun?

Yıllarca hiç jiletle kesmediğim sakallarımı jiletle kesip bıyık bırakmayı düşündüm.  Doğumundan sonra da öyle oldu. Artık kel ve bıyıklı bir baban var oğlum. Tıpkı benim olduğu gibi.



İsmail Barış.



Adının ne kadar değerli olduğunu anlayacağını biliyorum.

Biri denin ismi diğeri ise babanın dünyada istediği ve onun için ayaklarını parçaladığı şey.



Bütün bu yazıyı okuduğunda sanki sana bir süreci anlatmışım gibi gelmiş olabilir oğlum. Fakat bu sadece bir hikaye değil oğlum. Bu sana hayatımın parçalarından verebileceğim bir öğüt.



Hep sev oğlum. İnsanları, hayvanları, doğayı…

 Var olan her şey sevilmeye değer.

Doğa severlerin bir sözü var.


Ağacı sev, yeşili koru,babayı öp😊



Seni seviyoruz oğlum.

Bu gün doğumunun 2. Günü tamamlandı ve biz çok yorgunuz. Üstelik anneni de özledim. Yeter artık aramıza girdiğin gidip biraz kokunda uyuyalım😊😊



25.11.2017 / 22.30


5 Ocak 2017 Perşembe

Bir Kitap Büyüsü

Bu yazı değişimim ve kendimi buluşumun hikayesidir.

Çocukluğumdan beridir sanata ilgim hep vardı. İlk okulda tiyatro oynar şiirler okur şarkılar söylerdim. Bütün etkinliklerde adım vardı muhakkak. Bir keresinde bir oyunda kadın karakter olmuştum henüz 6. Sınıf öğrencisiydim. Aslına bakılırsa bu aydınlanma yolunda bir adım olmuştu. Neden mi?
Küçük bir mahallede hemen herkesin tanıdığı bir ergensen ve kadın kılığına giriyorsan kesinlikle alay konusu oluyorsun. Şöyle ki yıllarca bana Davut Güloğlu dediler sırf küçükken etkinliklerde Davut Güloğlu şarkıları eşliğinde horon oynadığım için. Bir de kadın kılığına girişimi düşünün. Herkes bir anda şaka makinesi oluyor bir düşünsenize…

Bu aslında sadece ergenlik döneminde aklıma takılan bir şeydi. Daha önceki dönemlerde de arkadaşlarımla yarışmazdım mesela.  Paylaşımcı korumacı bir yapım vardı. Kendimden büyüklerle kavga ederdim tabiri yerinde ise bizde geri vites yoktu.
Sonra bir gün şu an çok sevdiğim bir arkadaşımla kavga yaptım.Ağza alınmayacak küfürler ediyordu. Tabi ben bunları ilk etapta sınıf öğretmenim ile paylaştım. Çünkü artık şiddetten yorulmuştum. Arkadaşımı da seviyordum sadece küfür ettiği için kavga etmek mantıksız geliyordu. Çünkü küfür küfür edenin ayıbıdır  diyordum. Fakat hocamız da bu arkadaşı yola getiremeyince bana yeşil ışık yakıp kendi yönteminle hallet demişti!  Hasıl kelam o dönemin favori davranışı olan okul çıkışında görüşme durumlarına girdik kavga ettik falan. O zamanlar efsane dövüşüyorum ama pratik o biçim. İki kişi üç kişi demem saldırırım o durumdayım. Bir özgüven var. Neyse o kavgada arkadaşım epey zarar görmüştü. Hocalar peşime adam salıp okula götürmeye çalıştılar hepsine rest çektim. Eve geldim kapımda farklı bir hoca elinde keser sapı… Haklı olmasan bu sopayı kafanda kırardım diyor! Haklı olduğumu nerden biliyorsun be adam demedim tabi. Hasıl kelam ertesi gün okula giderken bir endişe yok değil içimde. Ailem de benimle durumdan haberleri oldukları için. Ama bizimkiler bana kızıyor hali ile. Arkadaşımın ailesi de okulda. Halbu ki bizimkiler bir önceki akşam geçmiş olsuna gitmişlerdi zaten diyordum. Okulda arkadaşımın son halini görünce içimde bir acı hissettim. Benim verdiğim zarardan sonra bir de müdürün ona bağırması cabası oldu tabi ama ben kontrolsüz gücün verdiği zararı orda gördüm. Ve o benim bile isteye girdiğim son kavgam oldu. O andan sonra hep şiddete karşı oldum.  Bu kişisel evrimimin aslın başladığını hissettiğim süreçti. Şiddete karşı olmak insanları sevmeyi hayvanları doğayı sevmeyi beraberinde getirdi. Bir çok insanlar farklı ideolojiler tanıdım. Lise hayatım çılgın gibi tiyatro ve müzikle geçti. Doğru düzgün derslere bile gidemedim. O dönemde de popüler olmaya başlayıp saçma tutumlarım olmadı değil. Fakat o süreçte de saygımı bozmamaya çalıştım. Gençlik ateşi en kızgın ateştir. Çok güzel dostluklar biriktirip çok güzel anılar yaşadım. Tabi tüm anlattığım bu süreçte yaz tatillerinde ve ara ara hafta sonlarında gerek babam gerek abimler ile çalışıyordum. Okurken iş hayatını da öğreniyordum. Çekirdekten yetişme durumumuz var biraz bu yüzden. Ergenlik dönemimde bu tarz işlere atılmam şu an bir çok işten anlamama sebep oluyor.
2010 yılına geldiğimizde artık hayat benim için değişmeye başlamıştı. Çocukken yaşadığım ve korktuğum ölümleri görmeye başladım. Önce babaannem  asrı devirerek vefat etti. Bir yıkımdı diyemedim. Çok fazla üzüldüm. Çok severdim çünkü. Garip bir bağ vardı aramızda sanki o benim torunumdu da ben onun dedesiydim. Peşi sıra arkadaşım öldü. Hani kadın kılığına girdiğim tiyatro vardı ya. O tiyatroda kadına sarkan adam rolündeydi Metin. Hala aklıma geldikçe iç çekerim. Öyle laf olsun diye bir arkadaşlığımız da yoktu. Yıllarca aynı takımda olalım diye arkadaşlarımızla tartıştık. Beraber serserilik yapardık. O dönemler fakir ama bıçkın delikanlılar edası ile dolanırdık. Çocuktuk ve çocukluğumuzu çevremizde gördüğümüz büyüklerimizi örnek alarak geçiriyorduk. Bu serserilik bu bıçkınlık ordan gelen bir davranıştı. Metin… Bir gece uyuyup bir daha uyanmayan Metin. Ölüsüne sarılıp ağladığım çocuk. Çocukluğum…
Tüm bunlar olurken lise mezuniyeti geldi çattı. Üniversite sınavına girip çıktıktan sonra babam ile inşaatlarda çalışıp harçlık kazanıyor ve babam ile güzel vakitler geçiriyordum. Geçmişimizde bir takım sorunlar olan babamla ilk defa bu kadar yakın olduğumu hissetmiştim o yaz. Her günü birlikte geçiriyor ve bundan keyif alıyordum. Gitar çalmaya başladığım dönemlerde bana kızan babam  artık sürekli beni dinlemek istiyordu. Milliyetçi bir tutumu var diye düşündüğüm anlarda içinde sosyalist bir tarafı çıkıyordu. Paylaşmayı yaşamayı seven br adamdı.

Yaz boyu gündüzleri birlikte çalışıp akşamına da denize gider eğlenirdik. Yaz bitimi ramazan bayramına denk gelmişti. Büyün yaz çalışıp vakit geçirdiğim babamla bayramlaşıp Tuzla’ya teyzeme gitmiştim. İşte babamı son görüşüm oydu.
12 Eylül referandum oylaması olduğu gün her seçim sabahı yaptığı gibi erkenden kalkıp evden çıkmış ve bir daha geri gelmemişti. Ben 12 Eylül de teyzemde olduğumdan o sabah onu görememiştim. Belki evde olsam onun peşine takılır ve yaptığı her neyse yapmasını engellerdim. 12 Eylül’den sonra hayat hiçbir zaman normal olmadı ben ve ailem için. Ailemin dünyasını çok anlayamıyorum ama benim dünyam yıkılmıştı. Babamın ölümünden sonra kimse boşluğunu dolduramadı. Baba olmasından değildi bu boşluk. Arkadaşlığımızdandı. Hala daha kendimi yalnız hissetmemin sebebi budur. Herkesle anlaşabiliyorken kimseyle mutlu olamama sebebim budur. İçimde yalnız kalan bir çocuk var. Ve keşke o yaz babam ile bir kadeh rakı içebilseydim. Belki o zaman içimde kalan bu ukte  acı vermezdi. Şimdi içilen hiçbir kadehin tadı yok. Derinlerde bir yerde bir acı var. Bu acının adı ölüm değil. Bu acının adı acaba!

Acaba ne olmuştu?

12 Eylülden sonra kasvetli geçen 22 gün boyunca hiçbirşeyin tadı yoktu. Gerçi sonrası da pek tatlı sayılmazdı.  22 gün içinde artık umutlar tükenmişti. Tek bir bağlantı kalmamıştı.  Artık bizde abimler ile kafamızı toplamaya çalışıyorduk.İşlere geri dönüp bir yandan süreci takip ediyor bir yandan da çalışıyorduk. 4 Ekim’de öğle yemeği için muhtar olan kuzenimin yanına gittiğimizde ormanda bir ceset bulunduğunu öğrenmiştik. İşte o an ışık hızına ulaştığımı hatırlıyorum. Öyle bir andı ki sanki ışınlanmıştım cesedin bulunduğu yere.
Evimin karşısındaki tepedeki çamlıkların arasında kozalak toplayan bir çocuk bulmuştu cesedi. Teşhis etmesi imkansızdı. Ceset tamamen çürümüştü. Abimler bakamadı. Cesedin yanına gitiğim an babam olduğunu anlamıştım. Dişlerindeki köprüden ve alnının üstünde duran bir tutam saçından tanımıuştım. 22 gün… Yağmur  ve güneşe maruz kalan beden çürüyüp bitmişti.  O anı anlatmaya kelime yeter mi bilmiyorum. Ama o an yaşadığım his şuydu. Sonunda… Sonunda bulduk. Çünkü geçen 22 günde muallakta  olma durumunun ne olduğunu çok iyi anlamıştım.

Hayatımı keşfetme anım babamın cesedine baktığım o andı. Ölümden korkan ben onu kucaklamıştım.
Tabi bu süreçte derin yaralar oldu. Travmalar ve tükenişler oldu. İntihar etmeyi de düşündüm. Sonra kardeşim geldi aklıma vazgeçtim. Pes edemezdim. Pes etmemem gerektiğini biliyordum. Çaresizce aklımı oyalayacak şeyler arıyordum. Artık müzikte yapasım gelmiyordu. En sevdiğim şeydi oysa. İlk defa bu kadar kontrolünü kaybetmiş bir insan olmuştum.
Belki de boşluğa düştüğümün farkına varan kuzenim bana bir kitap önerdi.
Jack London- Bir Alkoliğin Anıları!!!
Şaka gibi bir kitap… Hayatı boyunca kitap okumamış olan ben bir kitapla geri dönüş yolculuğuna çıktım.  John Barleycorn’a teşekkür ettim kitap bittiğinde. İçimde bir korsan bir istiridye avcısı bir maceraperest peyda oldu.
Kitabın son sayfasını okuyup kapattım. Tek solukta okumuştum kitabı. Gözümü ayırmadan. Son sayfayı kapattığımda nefes almayı unuttuğumu fark ettim. Derin ve titrek bir nefes aldım. Yatağıma uzandım. Ve tavanı izledim saatlerde. Aklımda kitabın öyküsü vardı. O an yapmam gereken şeyleri canlandırmaya çalıştım gözümde.

Tuzla da tersanede taşeron olan eniştem geldi aklıma. Sonra tersane kazaları ve ölümler geldi. Hiç abartmıyorum o anki düşüncem sadece şuydu…
Kalk Mustafa  Git tersaneye çalış Öleceksen orda öl. Hem günaha girme hemde annene bir şeyler bırak. En azından kaza bilirler. Pes etti demezler…

Aklımda olan bu düşüncelerle eniştemi arayıp onunla konuştum. Tabi bu süreçte babamın 40 ı falan çıkmak üzereydi. İçimde inanılmaz bir şüpheci vardı. Herşeyden süphe ediyordum. Herşeyden korkuyordum. O dönem aşık olduğum kadınla da ayrılmıştım iyice batıyordum.
Derken 40 ı geldiğinde evde kuran okunuyordu. Eniştemde gelmişti.
Tam da burada o anki çaresizliğimi ve korkumu anladım.
Eniştem beni alıp gezdirmeye götürdü. Mahallede ki tekel e gidip kendine bira bana da meyve suyu aldı. Babamı çok sever bunu biliyordum fakat o an her şeyden şüphelenen bir çocuk düşününce o an düşündüklerimi garipsemiyorum.
Eniştem bir yandan birasını yudumlarken bir yandan arabayı sürüyor. Bir yandan da nasihatler veriyordu. Yol git gide korkulu olmaya başlamıştı. Otobandan çıkıp babamın cesedinin bulunduğu yola girmiştik. Bu sefer de zaman o kadar yavaş geçiyordu ki sanki bir halüsinasyonun içindeydim. Yol o kadar uzamıştı ki bitmek bilmiyordu. Kalbim ağzımdan çıkacak gibi atıyor bacaklarım titrerken birbirine çarpıyordu.
Eniştem babamda bahsedip hiçbirşeyden korkmazdı diyordu fakat o an onu duymakta o kadar zorlanıyordum ki sanki bayılmış gibiydim. Ruhum bedenimden çıkıyor gibiydi. Aklımda acaba eniştem mi yaptı bunu diyordum. Beni de mi öldürecek diyordum. Ölümden korkmuyordum ama bunun eniştem deyip sevdiğim adamın elinden olması zoruma gidiyordu. Sonra eniştemin ben daha çocukken babamla yaptığı kavga aklıma gelmişti. Balkonda duran babama silah çekişi ve o an babamın yanında olup küçük bedenimle onu tutmaya çalışmam aklıma geldi. Kesin dedim… Kesin eniştem yaptı. Artık kendimi bırakmıştım. Ne olursa olsun diyordum. Tam cesedin bulunduğu su deposunun oraya geldik. Arabadan inip yürüyerek ormana doğru gidecektik ki eniştemin telefonu çaldı. Teyzem arayıp nerde olduğumuzu sordu. Sonra da eve dönmemizi söyledi. Eniştem arabayı tekrar çalıştırdı.Sanki o motor sesi beynime marş basıyordu. Derin bir nefes çektim.
Sonra eniştem ‘ Baban benim en iyi arkadaşımdı oğlum. Onun ölmesini kabullenemiyorum. Sen babanı ben abimi kaybettim. Sende benim oğlumsun.’ Dedi. Gözlerim nasıl doldu. Nasıl içime ağladım bilemezsiniz. O acıyı anlayabilmek için yaşamak lazım sanırım. Hala bu sahne aklıma geldiğinde ağlarım. Küfür edesim gelir tutarım. Sırf o andan sonra eniştemle kadeh kaldırdım babamı yad ederek.
O akşam eniştem ile giderek ertesi gün tersanede işe başladım. Eniştemin oğlu Volkan kaptandı ve o süreçte denizdeydi. O liseye giderken gemilerle ilgili şeyler anlatırdı bana ve hep hoşuma giderdi. Aslında Jack London’un kitabının beni etkilemesinin temelde nedeni çocukluk hayallerime dokunuyor olmasıydı.

Tersanede inanılmaz mutluydum. 3 tane ustam vardı ve ben tek çıraktım. Çocukluğumdan beri çalışıyor olmam tersanede ki işleri de erken öğrenmeme sebep olmuştu.
Artık hem para kazanıp aileme veriyor hemde tersaneden kalan zamanlarımda kitap okuyordum. Bir yandan müziğe de geri dönmüştüm. Kendime emeğimle bir gitar almıştım. Akşamları eniştemle rakı içerken şarkılar söylüyordum. Bir nebze olsun iyi hissettiriyordu. Ama her ilk kadehimde babam için masaya üç kere vuruyordum kadehi.
Bu süreç Mayıs ayına kadar devam etti. Mayıs ayında Volkan gemiden gelip beni kampa götürünce hayatımın akışı farklı bir yöne doğtu kaydı. Tekirdağ’dan Gelibolu’ya kadar yürüyerek giderken kamplar yapıyorduk deliler gibi içip dostlar ediniyorduk. Şarköy’de 3 gün boyunca kamp yapıp edindiğimiz dostlarla vakit geçirmiştik. İnanılmak iyi hissettirmişti. Şarköy de yanımıza gelen bir gezgin vardı. Nizamettin… Namı diğer Nizo. Balıkesir de doğup 15 yaşında Hamburga yerleşen bir Türk. İşin özü şu . Müslüman doğup Hamburg’ta ateist olan ve Rahibe Meryem’e küfür ettiği için derin pişmanlık duyup Hristiyan olan ve İzmir  Selçuk’a hac ibadeti yapan bir adam. Şaka gibi ama gerçek. İnandığı şey uğruna kilometrelerce yol yürüyen bir adam. Ve ondan öğrendiğim inancın saflığı.Ayrı dinlere inanıyorduk fakat öylesine de güzel anlaşıyorduk. İnsandı  ve canlılara derin bir saygısı vardı. Zaten çocukluğumdan gelen bir yaşamı sevme algısı vardı. Nizo bunu keşfetmeme sebep olmuştu.
Sonrasında yollar sardı beni. Yalnız yaptığım seyahatler. Kilometrelerce yürümeler. İnsanlarla temas kurmalar. Düşünsenize binlerce insan bir şeyler düşünüyor. Ama bu düşüncelerden bazıları sizi derinden etkiliyor. Bu bazen bir üniversiteli bazen köylü bazen bir memur bazende bir çocuk olabiliyor. Halkın içindekilerle temas kurmadan nasıl toplumumuzu tanıyabiliriz ki?
İşin özü 2010 yılından sonra hayatımı yollar ve insanlara adapte edip her şeye daha fazla sevgi besledim. Bunun temelinde ise içimde olan eksik sevgiydi. Sevildiğimi hiçbir zaman hissetmedim. Babamın bıraktığı derin boşlukta cabası oldu.
Bende insanları ne olursa olsun sevdim. Sevginin bizi kurtaracağına inanıyorum. Gençliğimdeki o milliyetçi şuurun şu andaki etkisi ise o şuuru evrenselliğe taşımam oldu. Dünya  insanların hayvanların bitkilerin ve en küçük canlının yaşayabildiği tek yer. Ve burada birlikte yaşamalıyız. Bunu beraber yapmazsak tek tek yok olacağız. Ve işin en kötüsü bir nefret yüzünden ölmek olacaktır.  Hep bunları düşünerek yollar ve yıllar geçirdim. Bu süreçte tekrar tekrar aşık olup içimdeki boşluğa merhem aradım. Hiçbirine saygısızlık yapıp yalan söylemedim. Neticede yine sevilmedim. Artık insanlardan beklentim kalmadı. Ve kendimi sevdim. Kendimi severken bir bakmışım her şeyi sevmeye başladım.

Süreç bu ya 2014 te Martin ile tanıştım. İsveç’ten bisikletle Türkiye’ye gelip tesadüf ya yaşadığım köyden Şile’ye gidecek bir turist. Tabi o dönemler içimde ki gezgin ve kültür aşkı  yaşayan kişi bunu değerlendirmez mi. Atladım bisiklete Martin ben ve dostum Mustafa ile şileye gittik. Martin ile iki gece birlikte kaldık ve çat pat İngilizcem ile onunla sohbet ettim. Dilin bir anlamının olmadığını düşündüm o an. Kıt kanaat İngilizcem ile birbirimizi sevdiğimizi hissettirdik.
O turdan sonra bisiklete heves salıp uzun zamanlar turlara gittim. Yolda inanılmaz güzel arkadaşlıklar kurdum ve onlarla her şeyi paylaştım. Hepsi hayatımın en güzel yerlerinde izi olan insanlar ve hepsini çok seviyorum.
Sonra bisikletle Karadeniz turu yapmaya karar verdim. Bu sırada üniversiye falan da okudum. Bu kısımlar çok önemli değildi hayatımda . 2015 in Temmuz ayının başında Trekk 3700 model MTB bisikler ile Karadeniz turuna çıktım. Tabi Karadeniz turum bittiğinde evime döndüm. O turda da Sam ve Vito ile tanışıp onlara rehberlik yapıp kültürel lezzetleri tattırdım. Ve dogma bilgilerin her yerde olduğunu öğrendim.
Sam ile bir akşam ateşimizi yakıp kahvemizi yudumalarken çat pat İngilizcemle politika konuştuk. O dönem Türkiye’de Çinlileri dövüyorlardı Doğu Türkistan mevzusu yüzünden. Sam in yol arkadaşı Vito Çin asıllı bir ingilizdi. Ve o haberlerin doğruluğunu ailesini arayarak teyid ediyordu. Neyse
Sam ‘ Biliyor musun? Devletler bizi kandırıyor galiba!’ dedi
Neden böyle söylediğini sorduğumda
‘ Biz İngiltere’den çıkarken ailelerimiz arkadaşlarımız bizi uyardı. Yunanistan krizde eşyalarınızı çalarlar dikkat edin orda dediler. Sonra Türkiye için onlar barbar sizi döverler kafanızı keserler çok tehlikeli oraya gitmeyin dediler. Fakat biz Yunanistan’da çok eğlendik. Hiç sorun yaşamadık. SonraTürkiye’ye korka korka girdik. Fakat girdiğimiz andan sonra hep güler yüz gördük. Hep ilgivardı. Yemek yedik parasını almadılar. Evlerinde kalmamıza ısrar ettiler. Ordu’da seninle tanıştık bize yol arkadaşlığı yaptın. Külktürünü inancını anlattın. Ramazan çadırında yemek yedirdin. Tüm bunları düşünüyorum bir de İngiltere’de söylenenleri düşünüyorum… Büyük bir yalan. Biz insanlar birbirimizi seviyoruz sadece devletler arasında kavga varsa var!’ dedi.
Haklısın kardeşim dedim. Sarılarak sevgi gösterisinde bulundu. Şimdi diyeceksiniz çat pat İngilizcen ile bunları nasıl anladın. Sadece dili değil davranışları bakışı söylediği kelimelerden ayıkladığım ve sonundaki minnet duyan sarılışı anlatıyordu.

Karadeniz turumu bitirip eve geldiğimde monoton hayatıma döndüm düşüncesi ile bir gece  sosyal medya da dolanırken  mahalleye bir iki sene önce tanışan az buçuk sohbetim olan Resul abinin bir gönderisi dikkatimi çekti. Okudum. Altına yapılan olumlu olumsuz yorumları okudum. Çok hoşuma gitti. Çünkü çevremde siyaset konuşuluyorsa kesin küfür de dönerdi. Böyle saygı ve bilgi dolu bir sohbeti görünce Resul abiye özelden bir teşekkür ettim. Böyle manzaralara özlem duyuyordum çünkü. O gece evine davet etti ve gittim. Yorgunluğumu düşünmüyordum bile. Bütün gece sohbet ettik ve o gece daha sonra yapacak olduğumuz Barış Yürüyüşü’nün temelini attık.
Dünya görüşüm ve yollarda öğrendiklerim bunu yapmama sebep oluyordu. Suriyeli küçük mültecinin kumsaldaki cansız bedeni beni buna zorluyordu. Orta doğu kan gölü ülkede kanlar akıyor. Ne olursa olsun insan seven ben buna üzülüyordum. Çünkü o acıyı çok iyi biliyordum.
Resul abi de bu yürüyüşü yapmayı daha önce kafasına koymuş fakat babasının vefatı yüzünden yapamamıştı. Bana bunu anlattığı anda birlikte yapalım abi demiştim. Bunun nedeni yolları sevmemden ziyade bir insanın hayalini gerçekleştirmesine katkı sağlamaktı. Dünya görüşümde zaten barış algısı kesinlikle vardı. Bir de Resul abinin kendine verdiği sözü tutmasına faydam olacaksa daha bir tat alırdım bu yoldan. Nitekim öyle oldu 27 Eylül’de o ayın vermiş olduğu hüznü bir kenara bırakarak yola çıktık. Beykoz’dan Sarp Sınır Kapısı’na kadar araç kullanmaksızın yürüdük. İki tane Rize’li arkadalarına kimseyi almadan kan akmasına karşı duruyorlardı. Komik geliyor evet ama ben orda Nizo’nun inandığı şey uğruna yaptığı sessiz eylemi örnek alıyordum. İnandığım şey uğruna hayatımdan iki ayımı feda edip bedenime inanılmaz yükler yükledim. O yürüyüşte de inanılmaz dostlar kazandık. Ve yaptığım şeyle her zaman gurur duyacağım. Yediğimiz küfürleri aldığımız tehtidleri hiç endişe etmedim. Çünkü siyasi bir kavga yüzünden benim gibi düşünmeyen insanlar sadece tehtid edeceklerdir. Ben bir garip Mustafa’yım. Ne bir devlet yönetmek isterim ne bir örgür ne bir kurum kuruluş. Ben sadece fikrim ile hislerim ile yaşamak isterim. Kendi isteğim bu olduğu gibi herkesi de bir başkasına zarar vermediği sürece yaşamaya ve yaşatmaya davet ederim.

Bu süreçte duygusal travmalar da yaşadım tabi. Kalbimde yer edinen kimse boşluğumu dolduramadı. Bu yüzden herkesi sevdim. Orantısız sevdim ama ölye böyle değil.
Sonuç itibari ile Türkiye Cumhuriyeti topraklarından yaşayan bir garip Mustafa’yım. Ve sadece yaşamayı istiyorum. Fikirlerimle  hislerimle…
Bir kitap insanın hayatını ne kadar değiştirebilir?
Düşünüyorum da aklım ermiyor.
Teşekkürler Jack London
Teşekkürler dostlar
Teşekkürler yollar ve yollarda tanışılanlar.
Teşekkürler dünya!