Bu yazı
değişimim ve kendimi buluşumun hikayesidir.
Çocukluğumdan
beridir sanata ilgim hep vardı. İlk okulda tiyatro oynar şiirler okur şarkılar
söylerdim. Bütün etkinliklerde adım vardı muhakkak. Bir keresinde bir oyunda
kadın karakter olmuştum henüz 6. Sınıf öğrencisiydim. Aslına bakılırsa bu
aydınlanma yolunda bir adım olmuştu. Neden mi?
Küçük bir
mahallede hemen herkesin tanıdığı bir ergensen ve kadın kılığına giriyorsan
kesinlikle alay konusu oluyorsun. Şöyle ki yıllarca bana Davut Güloğlu dediler
sırf küçükken etkinliklerde Davut Güloğlu şarkıları eşliğinde horon oynadığım
için. Bir de kadın kılığına girişimi düşünün. Herkes bir anda şaka makinesi
oluyor bir düşünsenize…
Bu aslında
sadece ergenlik döneminde aklıma takılan bir şeydi. Daha önceki dönemlerde de
arkadaşlarımla yarışmazdım mesela.
Paylaşımcı korumacı bir yapım vardı. Kendimden büyüklerle kavga ederdim
tabiri yerinde ise bizde geri vites yoktu.
Sonra bir
gün şu an çok sevdiğim bir arkadaşımla kavga yaptım.Ağza alınmayacak küfürler
ediyordu. Tabi ben bunları ilk etapta sınıf öğretmenim ile paylaştım. Çünkü
artık şiddetten yorulmuştum. Arkadaşımı da seviyordum sadece küfür ettiği için
kavga etmek mantıksız geliyordu. Çünkü küfür küfür edenin ayıbıdır diyordum. Fakat hocamız da bu arkadaşı yola
getiremeyince bana yeşil ışık yakıp kendi yönteminle hallet demişti! Hasıl kelam o dönemin favori davranışı olan
okul çıkışında görüşme durumlarına girdik kavga ettik falan. O zamanlar efsane
dövüşüyorum ama pratik o biçim. İki kişi üç kişi demem saldırırım o durumdayım.
Bir özgüven var. Neyse o kavgada arkadaşım epey zarar görmüştü. Hocalar peşime
adam salıp okula götürmeye çalıştılar hepsine rest çektim. Eve geldim kapımda
farklı bir hoca elinde keser sapı… Haklı olmasan bu sopayı kafanda kırardım diyor!
Haklı olduğumu nerden biliyorsun be adam demedim tabi. Hasıl kelam ertesi gün
okula giderken bir endişe yok değil içimde. Ailem de benimle durumdan haberleri
oldukları için. Ama bizimkiler bana kızıyor hali ile. Arkadaşımın ailesi de
okulda. Halbu ki bizimkiler bir önceki akşam geçmiş olsuna gitmişlerdi zaten
diyordum. Okulda arkadaşımın son halini görünce içimde bir acı hissettim. Benim
verdiğim zarardan sonra bir de müdürün ona bağırması cabası oldu tabi ama ben
kontrolsüz gücün verdiği zararı orda gördüm. Ve o benim bile isteye girdiğim
son kavgam oldu. O andan sonra hep şiddete karşı oldum. Bu kişisel evrimimin aslın başladığını
hissettiğim süreçti. Şiddete karşı olmak insanları sevmeyi hayvanları doğayı
sevmeyi beraberinde getirdi. Bir çok insanlar farklı ideolojiler tanıdım. Lise
hayatım çılgın gibi tiyatro ve müzikle geçti. Doğru düzgün derslere bile
gidemedim. O dönemde de popüler olmaya başlayıp saçma tutumlarım olmadı değil.
Fakat o süreçte de saygımı bozmamaya çalıştım. Gençlik ateşi en kızgın ateştir.
Çok güzel dostluklar biriktirip çok güzel anılar yaşadım. Tabi tüm anlattığım
bu süreçte yaz tatillerinde ve ara ara hafta sonlarında gerek babam gerek
abimler ile çalışıyordum. Okurken iş hayatını da öğreniyordum. Çekirdekten
yetişme durumumuz var biraz bu yüzden. Ergenlik dönemimde bu tarz işlere
atılmam şu an bir çok işten anlamama sebep oluyor.
2010 yılına
geldiğimizde artık hayat benim için değişmeye başlamıştı. Çocukken yaşadığım ve
korktuğum ölümleri görmeye başladım. Önce babaannem asrı devirerek vefat etti. Bir yıkımdı
diyemedim. Çok fazla üzüldüm. Çok severdim çünkü. Garip bir bağ vardı aramızda
sanki o benim torunumdu da ben onun dedesiydim. Peşi sıra arkadaşım öldü. Hani
kadın kılığına girdiğim tiyatro vardı ya. O tiyatroda kadına sarkan adam
rolündeydi Metin. Hala aklıma geldikçe iç çekerim. Öyle laf olsun diye bir
arkadaşlığımız da yoktu. Yıllarca aynı takımda olalım diye arkadaşlarımızla
tartıştık. Beraber serserilik yapardık. O dönemler fakir ama bıçkın
delikanlılar edası ile dolanırdık. Çocuktuk ve çocukluğumuzu çevremizde
gördüğümüz büyüklerimizi örnek alarak geçiriyorduk. Bu serserilik bu bıçkınlık
ordan gelen bir davranıştı. Metin… Bir gece uyuyup bir daha uyanmayan Metin.
Ölüsüne sarılıp ağladığım çocuk. Çocukluğum…
Tüm bunlar
olurken lise mezuniyeti geldi çattı. Üniversite sınavına girip çıktıktan sonra
babam ile inşaatlarda çalışıp harçlık kazanıyor ve babam ile güzel vakitler
geçiriyordum. Geçmişimizde bir takım sorunlar olan babamla ilk defa bu kadar
yakın olduğumu hissetmiştim o yaz. Her günü birlikte geçiriyor ve bundan keyif
alıyordum. Gitar çalmaya başladığım dönemlerde bana kızan babam artık sürekli beni dinlemek istiyordu.
Milliyetçi bir tutumu var diye düşündüğüm anlarda içinde sosyalist bir tarafı
çıkıyordu. Paylaşmayı yaşamayı seven br adamdı.
Yaz boyu
gündüzleri birlikte çalışıp akşamına da denize gider eğlenirdik. Yaz bitimi
ramazan bayramına denk gelmişti. Büyün yaz çalışıp vakit geçirdiğim babamla
bayramlaşıp Tuzla’ya teyzeme gitmiştim. İşte babamı son görüşüm oydu.
12 Eylül
referandum oylaması olduğu gün her seçim sabahı yaptığı gibi erkenden kalkıp
evden çıkmış ve bir daha geri gelmemişti. Ben 12 Eylül de teyzemde olduğumdan o
sabah onu görememiştim. Belki evde olsam onun peşine takılır ve yaptığı her
neyse yapmasını engellerdim. 12 Eylül’den sonra hayat hiçbir zaman normal
olmadı ben ve ailem için. Ailemin dünyasını çok anlayamıyorum ama benim dünyam
yıkılmıştı. Babamın ölümünden sonra kimse boşluğunu dolduramadı. Baba
olmasından değildi bu boşluk. Arkadaşlığımızdandı. Hala daha kendimi yalnız
hissetmemin sebebi budur. Herkesle anlaşabiliyorken kimseyle mutlu olamama
sebebim budur. İçimde yalnız kalan bir çocuk var. Ve keşke o yaz babam ile bir
kadeh rakı içebilseydim. Belki o zaman içimde kalan bu ukte acı vermezdi. Şimdi içilen hiçbir kadehin
tadı yok. Derinlerde bir yerde bir acı var. Bu acının adı ölüm değil. Bu acının
adı acaba!
Acaba ne
olmuştu?
12 Eylülden
sonra kasvetli geçen 22 gün boyunca hiçbirşeyin tadı yoktu. Gerçi sonrası da
pek tatlı sayılmazdı. 22 gün içinde
artık umutlar tükenmişti. Tek bir bağlantı kalmamıştı. Artık bizde abimler ile kafamızı toplamaya
çalışıyorduk.İşlere geri dönüp bir yandan süreci takip ediyor bir yandan da
çalışıyorduk. 4 Ekim’de öğle yemeği için muhtar olan kuzenimin yanına
gittiğimizde ormanda bir ceset bulunduğunu öğrenmiştik. İşte o an ışık hızına
ulaştığımı hatırlıyorum. Öyle bir andı ki sanki ışınlanmıştım cesedin bulunduğu
yere.
Evimin
karşısındaki tepedeki çamlıkların arasında kozalak toplayan bir çocuk bulmuştu
cesedi. Teşhis etmesi imkansızdı. Ceset tamamen çürümüştü. Abimler bakamadı.
Cesedin yanına gitiğim an babam olduğunu anlamıştım. Dişlerindeki köprüden ve
alnının üstünde duran bir tutam saçından tanımıuştım. 22 gün… Yağmur ve güneşe maruz kalan beden çürüyüp
bitmişti. O anı anlatmaya kelime yeter
mi bilmiyorum. Ama o an yaşadığım his şuydu. Sonunda… Sonunda bulduk. Çünkü
geçen 22 günde muallakta olma durumunun
ne olduğunu çok iyi anlamıştım.
Hayatımı
keşfetme anım babamın cesedine baktığım o andı. Ölümden korkan ben onu
kucaklamıştım.
Tabi bu
süreçte derin yaralar oldu. Travmalar ve tükenişler oldu. İntihar etmeyi de
düşündüm. Sonra kardeşim geldi aklıma vazgeçtim. Pes edemezdim. Pes etmemem
gerektiğini biliyordum. Çaresizce aklımı oyalayacak şeyler arıyordum. Artık
müzikte yapasım gelmiyordu. En sevdiğim şeydi oysa. İlk defa bu kadar
kontrolünü kaybetmiş bir insan olmuştum.
Belki de
boşluğa düştüğümün farkına varan kuzenim bana bir kitap önerdi.
Jack London-
Bir Alkoliğin Anıları!!!
Şaka gibi
bir kitap… Hayatı boyunca kitap okumamış olan ben bir kitapla geri dönüş
yolculuğuna çıktım. John Barleycorn’a
teşekkür ettim kitap bittiğinde. İçimde bir korsan bir istiridye avcısı bir
maceraperest peyda oldu.
Kitabın son
sayfasını okuyup kapattım. Tek solukta okumuştum kitabı. Gözümü ayırmadan. Son
sayfayı kapattığımda nefes almayı unuttuğumu fark ettim. Derin ve titrek bir
nefes aldım. Yatağıma uzandım. Ve tavanı izledim saatlerde. Aklımda kitabın
öyküsü vardı. O an yapmam gereken şeyleri canlandırmaya çalıştım gözümde.
Tuzla da
tersanede taşeron olan eniştem geldi aklıma. Sonra tersane kazaları ve ölümler
geldi. Hiç abartmıyorum o anki düşüncem sadece şuydu…
Kalk
Mustafa Git tersaneye çalış Öleceksen
orda öl. Hem günaha girme hemde annene bir şeyler bırak. En azından kaza
bilirler. Pes etti demezler…
Aklımda olan
bu düşüncelerle eniştemi arayıp onunla konuştum. Tabi bu süreçte babamın 40 ı
falan çıkmak üzereydi. İçimde inanılmaz bir şüpheci vardı. Herşeyden süphe
ediyordum. Herşeyden korkuyordum. O dönem aşık olduğum kadınla da ayrılmıştım
iyice batıyordum.
Derken 40 ı
geldiğinde evde kuran okunuyordu. Eniştemde gelmişti.
Tam da
burada o anki çaresizliğimi ve korkumu anladım.
Eniştem beni
alıp gezdirmeye götürdü. Mahallede ki tekel e gidip kendine bira bana da meyve
suyu aldı. Babamı çok sever bunu biliyordum fakat o an her şeyden şüphelenen
bir çocuk düşününce o an düşündüklerimi garipsemiyorum.
Eniştem bir
yandan birasını yudumlarken bir yandan arabayı sürüyor. Bir yandan da
nasihatler veriyordu. Yol git gide korkulu olmaya başlamıştı. Otobandan çıkıp
babamın cesedinin bulunduğu yola girmiştik. Bu sefer de zaman o kadar yavaş
geçiyordu ki sanki bir halüsinasyonun içindeydim. Yol o kadar uzamıştı ki
bitmek bilmiyordu. Kalbim ağzımdan çıkacak gibi atıyor bacaklarım titrerken
birbirine çarpıyordu.
Eniştem
babamda bahsedip hiçbirşeyden korkmazdı diyordu fakat o an onu duymakta o kadar
zorlanıyordum ki sanki bayılmış gibiydim. Ruhum bedenimden çıkıyor gibiydi.
Aklımda acaba eniştem mi yaptı bunu diyordum. Beni de mi öldürecek diyordum.
Ölümden korkmuyordum ama bunun eniştem deyip sevdiğim adamın elinden olması
zoruma gidiyordu. Sonra eniştemin ben daha çocukken babamla yaptığı kavga
aklıma gelmişti. Balkonda duran babama silah çekişi ve o an babamın yanında olup
küçük bedenimle onu tutmaya çalışmam aklıma geldi. Kesin dedim… Kesin eniştem
yaptı. Artık kendimi bırakmıştım. Ne olursa olsun diyordum. Tam cesedin
bulunduğu su deposunun oraya geldik. Arabadan inip yürüyerek ormana doğru
gidecektik ki eniştemin telefonu çaldı. Teyzem arayıp nerde olduğumuzu sordu.
Sonra da eve dönmemizi söyledi. Eniştem arabayı tekrar çalıştırdı.Sanki o motor
sesi beynime marş basıyordu. Derin bir nefes çektim.
Sonra
eniştem ‘ Baban benim en iyi arkadaşımdı oğlum. Onun ölmesini kabullenemiyorum.
Sen babanı ben abimi kaybettim. Sende benim oğlumsun.’ Dedi. Gözlerim nasıl
doldu. Nasıl içime ağladım bilemezsiniz. O acıyı anlayabilmek için yaşamak
lazım sanırım. Hala bu sahne aklıma geldiğinde ağlarım. Küfür edesim gelir
tutarım. Sırf o andan sonra eniştemle kadeh kaldırdım babamı yad ederek.
O akşam
eniştem ile giderek ertesi gün tersanede işe başladım. Eniştemin oğlu Volkan
kaptandı ve o süreçte denizdeydi. O liseye giderken gemilerle ilgili şeyler
anlatırdı bana ve hep hoşuma giderdi. Aslında Jack London’un kitabının beni
etkilemesinin temelde nedeni çocukluk hayallerime dokunuyor olmasıydı.
Tersanede
inanılmaz mutluydum. 3 tane ustam vardı ve ben tek çıraktım. Çocukluğumdan beri
çalışıyor olmam tersanede ki işleri de erken öğrenmeme sebep olmuştu.
Artık hem
para kazanıp aileme veriyor hemde tersaneden kalan zamanlarımda kitap
okuyordum. Bir yandan müziğe de geri dönmüştüm. Kendime emeğimle bir gitar
almıştım. Akşamları eniştemle rakı içerken şarkılar söylüyordum. Bir nebze
olsun iyi hissettiriyordu. Ama her ilk kadehimde babam için masaya üç kere
vuruyordum kadehi.
Bu süreç
Mayıs ayına kadar devam etti. Mayıs ayında Volkan gemiden gelip beni kampa
götürünce hayatımın akışı farklı bir yöne doğtu kaydı. Tekirdağ’dan Gelibolu’ya
kadar yürüyerek giderken kamplar yapıyorduk deliler gibi içip dostlar
ediniyorduk. Şarköy’de 3 gün boyunca kamp yapıp edindiğimiz dostlarla vakit
geçirmiştik. İnanılmak iyi hissettirmişti. Şarköy de yanımıza gelen bir gezgin
vardı. Nizamettin… Namı diğer Nizo. Balıkesir de doğup 15 yaşında Hamburga
yerleşen bir Türk. İşin özü şu . Müslüman doğup Hamburg’ta ateist olan ve
Rahibe Meryem’e küfür ettiği için derin pişmanlık duyup Hristiyan olan ve
İzmir Selçuk’a hac ibadeti yapan bir
adam. Şaka gibi ama gerçek. İnandığı şey uğruna kilometrelerce yol yürüyen bir
adam. Ve ondan öğrendiğim inancın saflığı.Ayrı dinlere inanıyorduk fakat
öylesine de güzel anlaşıyorduk. İnsandı
ve canlılara derin bir saygısı vardı. Zaten çocukluğumdan gelen bir
yaşamı sevme algısı vardı. Nizo bunu keşfetmeme sebep olmuştu.
Sonrasında
yollar sardı beni. Yalnız yaptığım seyahatler. Kilometrelerce yürümeler.
İnsanlarla temas kurmalar. Düşünsenize binlerce insan bir şeyler düşünüyor. Ama
bu düşüncelerden bazıları sizi derinden etkiliyor. Bu bazen bir üniversiteli
bazen köylü bazen bir memur bazende bir çocuk olabiliyor. Halkın içindekilerle
temas kurmadan nasıl toplumumuzu tanıyabiliriz ki?
İşin özü
2010 yılından sonra hayatımı yollar ve insanlara adapte edip her şeye daha
fazla sevgi besledim. Bunun temelinde ise içimde olan eksik sevgiydi.
Sevildiğimi hiçbir zaman hissetmedim. Babamın bıraktığı derin boşlukta cabası
oldu.
Bende
insanları ne olursa olsun sevdim. Sevginin bizi kurtaracağına inanıyorum.
Gençliğimdeki o milliyetçi şuurun şu andaki etkisi ise o şuuru evrenselliğe
taşımam oldu. Dünya insanların
hayvanların bitkilerin ve en küçük canlının yaşayabildiği tek yer. Ve burada
birlikte yaşamalıyız. Bunu beraber yapmazsak tek tek yok olacağız. Ve işin en
kötüsü bir nefret yüzünden ölmek olacaktır.
Hep bunları düşünerek yollar ve yıllar geçirdim. Bu süreçte tekrar
tekrar aşık olup içimdeki boşluğa merhem aradım. Hiçbirine saygısızlık yapıp
yalan söylemedim. Neticede yine sevilmedim. Artık insanlardan beklentim
kalmadı. Ve kendimi sevdim. Kendimi severken bir bakmışım her şeyi sevmeye
başladım.
Süreç bu ya
2014 te Martin ile tanıştım. İsveç’ten bisikletle Türkiye’ye gelip tesadüf ya
yaşadığım köyden Şile’ye gidecek bir turist. Tabi o dönemler içimde ki gezgin
ve kültür aşkı yaşayan kişi bunu değerlendirmez
mi. Atladım bisiklete Martin ben ve dostum Mustafa ile şileye gittik. Martin
ile iki gece birlikte kaldık ve çat pat İngilizcem ile onunla sohbet ettim.
Dilin bir anlamının olmadığını düşündüm o an. Kıt kanaat İngilizcem ile
birbirimizi sevdiğimizi hissettirdik.
O turdan
sonra bisiklete heves salıp uzun zamanlar turlara gittim. Yolda inanılmaz güzel
arkadaşlıklar kurdum ve onlarla her şeyi paylaştım. Hepsi hayatımın en güzel
yerlerinde izi olan insanlar ve hepsini çok seviyorum.
Sonra
bisikletle Karadeniz turu yapmaya karar verdim. Bu sırada üniversiye falan da
okudum. Bu kısımlar çok önemli değildi hayatımda . 2015 in Temmuz ayının
başında Trekk 3700 model MTB bisikler ile Karadeniz turuna çıktım. Tabi
Karadeniz turum bittiğinde evime döndüm. O turda da Sam ve Vito ile tanışıp
onlara rehberlik yapıp kültürel lezzetleri tattırdım. Ve dogma bilgilerin her
yerde olduğunu öğrendim.
Sam ile bir
akşam ateşimizi yakıp kahvemizi yudumalarken çat pat İngilizcemle politika
konuştuk. O dönem Türkiye’de Çinlileri dövüyorlardı Doğu Türkistan mevzusu
yüzünden. Sam in yol arkadaşı Vito Çin asıllı bir ingilizdi. Ve o haberlerin
doğruluğunu ailesini arayarak teyid ediyordu. Neyse
Sam ‘
Biliyor musun? Devletler bizi kandırıyor galiba!’ dedi
Neden böyle
söylediğini sorduğumda
‘ Biz
İngiltere’den çıkarken ailelerimiz arkadaşlarımız bizi uyardı. Yunanistan
krizde eşyalarınızı çalarlar dikkat edin orda dediler. Sonra Türkiye için onlar
barbar sizi döverler kafanızı keserler çok tehlikeli oraya gitmeyin dediler.
Fakat biz Yunanistan’da çok eğlendik. Hiç sorun yaşamadık. SonraTürkiye’ye
korka korka girdik. Fakat girdiğimiz andan sonra hep güler yüz gördük. Hep
ilgivardı. Yemek yedik parasını almadılar. Evlerinde kalmamıza ısrar ettiler.
Ordu’da seninle tanıştık bize yol arkadaşlığı yaptın. Külktürünü inancını
anlattın. Ramazan çadırında yemek yedirdin. Tüm bunları düşünüyorum bir de
İngiltere’de söylenenleri düşünüyorum… Büyük bir yalan. Biz insanlar
birbirimizi seviyoruz sadece devletler arasında kavga varsa var!’ dedi.
Haklısın
kardeşim dedim. Sarılarak sevgi gösterisinde bulundu. Şimdi diyeceksiniz çat
pat İngilizcen ile bunları nasıl anladın. Sadece dili değil davranışları bakışı
söylediği kelimelerden ayıkladığım ve sonundaki minnet duyan sarılışı
anlatıyordu.
Karadeniz
turumu bitirip eve geldiğimde monoton hayatıma döndüm düşüncesi ile bir
gece sosyal medya da dolanırken mahalleye bir iki sene önce tanışan az buçuk
sohbetim olan Resul abinin bir gönderisi dikkatimi çekti. Okudum. Altına
yapılan olumlu olumsuz yorumları okudum. Çok hoşuma gitti. Çünkü çevremde
siyaset konuşuluyorsa kesin küfür de dönerdi. Böyle saygı ve bilgi dolu bir
sohbeti görünce Resul abiye özelden bir teşekkür ettim. Böyle manzaralara özlem
duyuyordum çünkü. O gece evine davet etti ve gittim. Yorgunluğumu düşünmüyordum
bile. Bütün gece sohbet ettik ve o gece daha sonra yapacak olduğumuz Barış
Yürüyüşü’nün temelini attık.
Dünya
görüşüm ve yollarda öğrendiklerim bunu yapmama sebep oluyordu. Suriyeli küçük
mültecinin kumsaldaki cansız bedeni beni buna zorluyordu. Orta doğu kan gölü
ülkede kanlar akıyor. Ne olursa olsun insan seven ben buna üzülüyordum. Çünkü o
acıyı çok iyi biliyordum.
Resul abi de
bu yürüyüşü yapmayı daha önce kafasına koymuş fakat babasının vefatı yüzünden
yapamamıştı. Bana bunu anlattığı anda birlikte yapalım abi demiştim. Bunun
nedeni yolları sevmemden ziyade bir insanın hayalini gerçekleştirmesine katkı
sağlamaktı. Dünya görüşümde zaten barış algısı kesinlikle vardı. Bir de Resul
abinin kendine verdiği sözü tutmasına faydam olacaksa daha bir tat alırdım bu
yoldan. Nitekim öyle oldu 27 Eylül’de o ayın vermiş olduğu hüznü bir kenara
bırakarak yola çıktık. Beykoz’dan Sarp Sınır Kapısı’na kadar araç
kullanmaksızın yürüdük. İki tane Rize’li arkadalarına kimseyi almadan kan
akmasına karşı duruyorlardı. Komik geliyor evet ama ben orda Nizo’nun inandığı
şey uğruna yaptığı sessiz eylemi örnek alıyordum. İnandığım şey uğruna
hayatımdan iki ayımı feda edip bedenime inanılmaz yükler yükledim. O yürüyüşte
de inanılmaz dostlar kazandık. Ve yaptığım şeyle her zaman gurur duyacağım.
Yediğimiz küfürleri aldığımız tehtidleri hiç endişe etmedim. Çünkü siyasi bir
kavga yüzünden benim gibi düşünmeyen insanlar sadece tehtid edeceklerdir. Ben
bir garip Mustafa’yım. Ne bir devlet yönetmek isterim ne bir örgür ne bir kurum
kuruluş. Ben sadece fikrim ile hislerim ile yaşamak isterim. Kendi isteğim bu
olduğu gibi herkesi de bir başkasına zarar vermediği sürece yaşamaya ve
yaşatmaya davet ederim.
Bu süreçte
duygusal travmalar da yaşadım tabi. Kalbimde yer edinen kimse boşluğumu
dolduramadı. Bu yüzden herkesi sevdim. Orantısız sevdim ama ölye böyle değil.
Sonuç
itibari ile Türkiye Cumhuriyeti topraklarından yaşayan bir garip Mustafa’yım.
Ve sadece yaşamayı istiyorum. Fikirlerimle
hislerimle…
Bir kitap
insanın hayatını ne kadar değiştirebilir?
Düşünüyorum
da aklım ermiyor.
Teşekkürler
Jack London
Teşekkürler
dostlar
Teşekkürler
yollar ve yollarda tanışılanlar.
Teşekkürler
dünya!