Afrikalı
çocukların kanolarının,
Denizin
büyük dalgalarını yarıp gelen binlerce grostonluk gemilere yanaşıp
Mütevazice
uzattıkları muzlar gibiydi aşk.
Öylesine
cüretkar.
Öylesine
lazım gelen.
Öylesine
ihtiyaç duyulan,
Öylesine
umut beslenen.
Soyundum şimdi
bütün çıplaklığımla gözlerine
Derimi
etimden,
Tırnaklarımı
parmak uçlarımdan,
Gözlerimi
yuvalarından soyundum da geldim.
Dokun
öyleyse tenime.
Kurbağa
değilim ki ben öpüşünle prens olayım.
Ama gel
sevişelim seninle
Ne ben prens
olayım ne de sen prenses
Mütevazi
aşıklar gibi bahtiyar olalım.
Hem ben sana
kutup rüzgarlarıyla yanıp geldim.
Sahray’ı
saniyeler içinde koşup geldim.
Atlas’ı
köpek balıklarından kaçıp geldim.
Sana
öylesine gelmedim ki …
Ölüme caka
satıp,
Azrail’e
küsüp geldim.
Şimdi benden
gitmemi istiyorsun öyle mi?
Öyleyse
kalbimi çıkar bir kutuya koy,
Gözlerimi
kavanoza, zeytinlerin yanına koy.
Bedenimi yak
ve dök denize küllerimi.
Öylesine
aşkla, öylesine umutla
Öylesine
şehvetle gelmişken sana,
Köpek
balıklarına sövmüşken,
Azrail’e küsüp
sırtımı dönmüşken,
Gitmek ölüm
olmaz mı zaten?
Ben
gitmeyeceğim.
Ama sen
öldür eğer öyleyse.
Kanosundan
muz uzatan Afrikalı çocuk umutlarımı ,
Azrail’e
kafa tutan cesaretimi öldür
Okyanus
boyunca kaçan bedenimi öldür.
Öldür
öldürebildiğin kadar beni…
Sanır mısın
ki ölecektir aşk…
Ölmez elbet
Çünkü hiçbir
kurşun,
Hiçbir
giyotin,
Hiçbir ip,
Hiçbir veda
öldüremez aşkı
Leyla ile
Mecnun
Tahir ile
Zühre
Adem ile
Havva
Ferhat ile
Şirin
Annem ile
babam misali…
Ne aşklar
ölür, ne de aşıklar…
Mustafa Aksoy