25 Kasım 2013 Pazartesi

Göçmen Düşler

Gök gürlüyor.
Gök güllüyor.
Gök gülüyor.
Gök yüzünün pervasız tavrına sinirlenen şimşek
Çakıyor. Sağ çakıyor, sol çakıyor.
Bir aparkat çıkarıyor.

Birbirine etiket yakıştırmış insanlar.
Çıkartmalar yapıştırmış gökyüzüne.
Tavanlarında öldürdükleri çocukların sureti.
Her biri kuyruklu.
Milyonlarcasıyla göz göze.
Damacananın içine sıkışmış bir kola şişesi,yarısı kesik.
Evin tavanı parçalı bulutlu.
Bulutlar kasvetli, bulutlar efkarlı.
Bulutlara sağnak dert üflenmiş.
Yıldırım odanın tam ortasına düşmüş. 
Hendekte filozof tarlası.
Pisagor'un gözlüklerini takmış fareler.
Zincire vurulmuş Prometehan.
Masaldan çıkagelmiş anka.
Damacana dar, damacana derin...
Yolda dibi düşmüş gelirken kola şişesinin.

Sahiden kaç kişiyle gelmiş misafirliğe edepsiz.
Her birinin elinde sigara...
Bir de bacak bacak üstüne atmış, tesbih sallıyor güvercin.
Masada bir kaç şişe...
Alkolü günler önceden tükenmiş,
Iştahla öpecek dudak arıyor.

İtaatkar efendimiz yorulmuş,
Köpeğinden müsaade isteyerek kıvrılmış peteğin dibine.
Gök yüzü gürlüyor yine.
Güllüyor yatağı bulutlar.
Kırmızı düşüyor akıllara.
Al oluyor düşlerim.


Güneş doğuyor çıplak tavana.
Tavan utanmış, hemen üstünü giyiniyor.
Yerin dibine giriyor utancından.
Dokuza ramak kalıyor çatısı çöküyor evin.
Toprak kokuyor pencereler.
Nem kokuyor. 
Romantizmam azdı yine
Kendime hakim olamıyorum.
Aynayı öpüyorum dudaklarından.
Yatağa atıyorum bornozumu
Öylesine çıplak kalıyor zavallım.
Sonra koltuğa oturuyorum.
Yatak ve bornozum birbirlerine sarılıyorlar.
Ben gözlerimi kapatıyorum. 
Odadaki herkes bülbül kesiliyor.
Perdeler dans ediyor şarkıyla.
Kapıdan armonik sesler geliyor.
Öylece alkışlıyor pencerenin kanatları.

Kırılan kanatlarıma benzetiyorum onları.
Özgür olduğumu düşündüğüm zamanların hatıralarına...
Zihnimde tutsak olan sevgili düşlerim...
Özlüyorum...
Karşımda duruyor katilin.
Çatısına ağaçlar ekilmiş,
Ağacına yapraklar dikilmiş...
Burada herkes görmüş-geçirmiş.
Gitmek lazım efendim.
Göçmek lazım...

24 Kasım 2013 Pazar

Korunmasız Aşk

Eylül'ün ayazında uyandım sabaha.
Hatırladığım tek şey herşeyi unutmuş olmamdı.
Yalnızdım.Mütemadiyen her zamanki gibi.
Ayaklarım soğuktu.
Yastığım içine çökmüş.
Düşüncelerimin ağırlığından meczup.
Sokaklar tenha
Issız sokaklar.
Sokaklar acılı...
Yalnızlık bırakılmış avlulara.
Çöp konteynırları gecelik aşklarla dolmuş.

Masum bir öpücük konduruyor, genç kıza ihtiyar.
Kız ölmüş.Aynada  ölüme bakıyor zavallım.
Bir köşe de şarapçı onları izliyor.
Yanında yıllarca aşk yaşadığı şarap şisesi.
Öylesine sarılmış ona.

Avludaki yalnızlığın sesi duyuluyor sonra.
Herkes avluya toplanıyor. 
Her gelen bir parça götürüyor yalnızlıktan.
Sonra bir bakmışsın birden susuyor sokak lambaları.
Çıkardıkları uğultu lal olmuş.
Bir bakmışsın hanelerde ışıklar sönmüş.
Her giden yalnızlık korunmasız girmiş yatağa.
Kendini koruyamamış.
Öylece çoğalmış.

Şimdilerde şarapçı yalnız, şişesi yalnız.
Ayna yalnız, kız yalnız.
Ölümü öpen ihtiyar yalnız, ölüm yalnız.
Konteynırlar her zamanki gibi gecelik aşklarla dolu.
Sokaklar yine yalnızlık kokuyor.
Ne zaman ki aşkı bırakıp yalnızlık üretmeye başladık? 
İşte o zamandan beri aşklar yalnız.
Aşklar çıplak.
Aşklar ürkek...
Aşklar avlularda ölüme terkedilmiş.
Ölmüş aşklar.
Aynaya bakar olmuş
Ölümü öper olmuş
Şişeye sıkışmış.
Köşeye sıkışmış.
Her ölen aşkın peşine bir yalnızlık peydah olmuş.

20 Eylül 2013 Cuma

Unuttum Diyerek Kendini Uyutma

Unuttuğumu sandığım her şeyi uyuttuğumu fark ettim.
Gülmeyi uyuttum.
Mutluğu uyuttum.
Kalbimi uyuttum.
Sevmeyi uyuttum.
Her şeyi uyuturken kendime ninni söyleyip kendimi uyuttum.

Uyandır beni bu uykudan.
Gülüşümü uyandır.
Mutluluğumu uyandır.
Kalbimi uyandır.
Sevgimi uyandır.
Her şeyi bir yana koy ve beni uyandır.

Sahil boyu yürü benimle başka bir şey istemiyorum
Adımlarımızı kaldırımlar hissetsin o bana yeter.
Sonra deniz kenarına oturup gökyüzüne bak
Bende oraya bakayım ve seni göreyim.
Kızıp dudaklarını büz, sırtını dön.
Ben yine de uğraşayım gözlerini görmek için.

Tatlı bir rekabet içinde olalım yine
Sen beni rencide et arkadaşlarının yanında
Ben de senin üstüne geleyim
Ama baş başa kaldığımız her anı dünya barış günü ilan edelim
Bazen şımarıp kahkahalar at densizce
Kızgın bakışlarımı dikeyim üzerine
Sonra gözlerimle saçlarını tarayayım,dudaklarını öpeyim…
Gözerimle sarılayım sana çok görme…

O korktuğun dik bakışlarımla koruyayım seni
Hayat acımasız, insanlar acımasız.
Masum olursan mahkum olursun.
Bu yüzden gel kaçalım seninle
Bir geminin sığınağında saklanalım.
Sahile en yakın yerden denize bırakalım bedenlerimizi el ele.
Ya da olduğumuz yerde kalalım
Denizin kenarında ve saçların omuzlarımda…

Bir gün unutmaya başlarsam yine
Kokunla hatırlayacağım düşlerimi…
Aşkı hatırlayacağım,
Masumiyeti hatırlayacağım.
İnancı hatırlayacağım…

Kapanırken gözlerim ebediyete
Bunların hepsini hatırlamanın gururu olacak yüzümde.
Gözlerimle saçlarını tarayışımdaki mutluluk olacak.
Sarılışındaki sıcaklık olacak.
Bedenime aşıladığın inancın kutsallığı olacak.
Ben unutmam…
Sen de unutma…
Unuttum diyerek kendini uyutma.


Mustafa Aksoy
21.09.2013

04.15

27 Haziran 2013 Perşembe

Fırtına

Yine yağmur ile ıslanıyor asfaltlar.
Havada toprak kokusu…
Elimde elinden kalma sıcaklık, dinleniyorum.
En çokta dudaklarına dokunamamak yakıyor canımı.
Dilimde en sevdiğin şarkı
Sokak köpeklerine mırıldanıyorum.
Öyle uslu dinliyor ki beni şaşarsın…
Sanırsın ki dilimizden anlıyor,
Efkarımdan anlıyor da bana eşlik ediyor.

Yağmur yağıyor…
Topraktan  kokun yükseliyor.
Cennet kokun!
Derin derin soluyorum şarkı eşliğinde.
Bir an avuçlarım terliyor.
Çocuksu bir heyecan kaplıyor içimi.
Sonra gözlerimi açıyorum
Her şey aynı.
Hiç bir şey  değişmemiş.
Sonra değer mi diyorum.
Değer mi insanları değiştirmek için çekip gitmeye.
Eşşek hoşaftan anlar mı?
Diğer eşekleri bilmem ama ben çok iyi anlıyorum.

Rüzgar şiddetini artırıyor yoksa öfkelendin mi bana.
N’olur kızma.
Her zaman yaptığım gibi şakalaşıyorum seninle.
Biliyor musun bazen çıldıracak oluyorum.
Sonra fotoğrafına bakıp sakinleşmeye çalışıyorum.
Dilimden hiç düşmüyor şarkımız.
“O bizim kavuşmalarımız mahşere kaldı.” Deyip deyip ağlıyorum.
Çıkıp evden yalın ayak koşuyorum.
Toprağını kazıp üşüyen ellerimle elini tutmak istiyorum.
Tırnaklarımın arası çamur doluyor umursamıyorum…
Yüzüm gözüm çamur içinde kalakalıyorum mezarının başına.
Yağmurla birlikte yağıyor gözyaşlarım.
Hıçkırıklarım gök gürültüsüne kafa tutuyor.
Sen gittikten sonra bedenimle doğa arasında ummalı bir savaş başladı
Hayata barışamıyorum.

Çok yoruluyorum.
Yatağımın sol tarafı hep boş…
Hep sen varmışsın gibi dik yatıyorum.
Yerini dolduracak bir ten, bir nefes, bir varlık bulamadım
Seni her şeyden çok özlüyorum.

Biliyor musun mahallede adım  deliye çıkmış
Bende ayıp olmasın diye ipe tenekeler bağlayıp ardımda sürüklüyorum.
Arada mahallenin kahvecisine gidip “ Herkeşe benden çay ama parasını vermem” diyorum.
Mahalleli gülüp geçiyor.
Bazen ben bile inanıyorum deli olduğuma.
Kendimi küçük çocukların arasında kaydıraktan kayarken buluyorum.
Hani çocukları çok severdin ya
Sırf gittin diye bebek ağlamasına bile katlanıyorum.

Evin kapılarını hep açık bırakıyorum.
Olur da bir misafir gelir umudu ile.
Unutmadan kendime bir arkadaş edindim
Adı Şakir.
İsmini ben koydum.
Açık bıraktığım kapıdan girmiş olmalı.
Görsen o kadar tatlı ki hep cebimde gezdiriyorum.
Bir fareye göre çok çabuk öğreniyor.
Ona bağlanmaktan da korkuyorum.
Sevdiğim herkes gibi o da beni bırakırsa ne yaparım ben.

İskemlelere tırmanıyorum.
İskemlelere tırmanıyorum.
 Neydi neydi…
İskemlelere tırmanıyorum…
Aaahhh  tırmanmayı mı unuttum ben.
Ölümden korkmuyorum.
Dedim ya sadece seni özlüyorum.
Seni çok özlüyorum.

Hiç ayrılmak istemiyorum yanından  ama şakire söz verdim
Onu seninle tanıştığımız yere götüreceğim
Hem deliyim diye otobüslere de para vermiyorum.
Deli olmak ne güzelmiş diyorum
Ama ben deli değilim ki
Çok sevene deli diyorlar herhalde.
Olsun desinler.
Şimdi gidiyorum ama bir gün temelli geleceğim.
Bekle olur mu.
Bekle…
Seni çok özledim.

8 Nisan 2013 Pazartesi

Sen Hep Çocuk Kal


Böylesine yalnız değildin çocuk...
Dişlerinin parlayışı yalnız kalmazdı.
Hep bir eşlik oldu göz yaşlarına,
Böylesine yalnız değildin.
Böylesine çaresiz değildin.
Sızlanmazdın yitirdiklerine.
Gönül koymazdın.
Yanmazdın.
Ve…
Elinde koca bir yalnızlık kaldı
Yitirmemek için sımsıkı sarıldığın.

Hem bilir misin
Benim adım yalnızlık, adım!
Yani bir tek kendimi yitirmiyorum.
Sımsıkı sarılıyorum kendi kendime.
Yalnızlığımı seviyorum sonra,
Kimliğimi seviyorum.
Sırf kimliğimi sevdiğim için
Adım yalnızlık…

Yalnızım…
Çünkü seviyorum.
Hem yalnızlığı sevdiği için yalnız kalmaz insan.
Bir başkasını sevdiği için mahkumdur yalnızlığa.
Oysa ben sadece kendimi sevdiğim için yalnızım derdim…
Nedenini hiç bulamadım.
Çok basit bir cevabı vardı oysa…

Bencillikle severken kendimi
Öylesine benimsemişim ayın şavkında soyunan güzeli…
Öylesine işlemişim hücrelerime.
Elini elim,
Belini belim saymışım.
Dudaklarını öpmek için aynayı kavramışım belinden.
Onun gibi soyunmuşum ayın şavkına.
Meğer bu yüzden yanılmışım.
Bu yüzden yalnızmışım…

Şimdi gecenin katran karasında
Ayın şavkına  soyunda gel güzel…
Bedenini en çıplak aşkla sun huzuruma.
Öylesine benimken ve öylesine benimsemişken yalnızlığı
Aşka koşma çocuk...
Çünkü aşk;
Hiçbir kılıcın,
Hiçbir mayının,
Hiçbir silahın iktidarlığına ihtiyaç duymazç
Aşkta hüküm süren tek iktidarlık sevgidir.

Koş çocuk.
Koş…
Yüreğindeki aşk yalnızlığa devşirmeden
Bebelerinin agularına kulak ver ve koş.
Korkma ve koş.
Eğer şimdi koşarsan
Ya yalnız kalırsın ya da cansız…
Fakat hiçbiri aşksız kalmak kadar yakmaz canını.
Çünkü bütün yalnızlıklar aşkın kucağında büyümüştür.
Ölüm ise hayatta bir kere başa gelir ve anlıktır.
Oysa aşksızlık…
Fön rüzgarına maruz kalmış kor gibidir.
Yellendikçe içten içe canını daha çok yakar.
Sonucunda ya rüzgarı karşına alırsın
Ya da aşkın sıcaklığında ve sevgi içinde cansız kalırsın.
Huzurla ve aşkla.
Huzurla…
Aşkla…

Büyüme çocuk.
Hep çocuk kal.
Büyürsen ölürsün.
Ölürken yalnız kalırsın.
Yalnız kalmışsan aşıksın demektir.
En iyisi hiç büyüme…

5 Nisan 2013 Cuma

Biz Seninle


Biz seninle ustura ile jilet  bıyık ile ayran gibiydik.
Biz seninle kova ile su kola ile asit gibiydik.
Biz seninle Adem ile Havva,
Hansel ve Grathell gibiydik
Biz seninle biz gibiydik.
Birimiz giderse anlamımızı yitirirdik.

Çölde fırtına
Ağustosta güneş
Yağmurda bulut
Şimşekte ışık
Gemide borda
Okyanusta balık
Yastıkta kılıf
Rüzgarda ıslık
Ergende sivilce
Abazada burma bıyık
Hovarda da gözlük
Öğrencide sözlük
Reyonlarda yazlık – kışlık
Yoklukta açlık
Oksijen de hidrojen
Gibi de gibi gibiydik.


Biz seninle Tahir ile Zühre
Annem ile babam
Yalancıda yalan gibiydik
Ar gibiydik
Dar gibiydik
Yar gibiydik.
Kışın yağan kar gibiydik.
Karda solan gül gibiydik
Gülde  renk
Renkte kırmızı
Kırmızı da kan
Kanda can
Can içinde
An gibiydik…
Öylesine hızlı ve öylesine acemiydik.


1 Nisan 2013 Pazartesi

Bir Deli Hasreti


Gönlümü nadasa bırakıp gittiğinden beridir aşk bahçemiz ekin vermiyor.
Sevda türküleri çalmıyor plaklar,
Konmuyor güvercinler telgraf direklerine.
Çingeneler çiçek satmıyor.
Ayakkabı boyacıları ısrar etmiyor ‘boyayım ağabey’ diye.
Martılar simit yemiyor artık.
Sokak müzisyenleri izdivaya çekilmiş,
Kimse sokakta şarkı çalmıyor.
Sanki sokağa çıkma yasağı var!
Kimse evimize gelmiyor.
Yoksa sen gittin diye boykot mu ediyorlar beni?
Yoksa sen misin bunlar yaptıran?
Eğer amacın beni cezalandırmaksa
Ben dersimi çoktan aldım.
Ne olur boykotu bırak artık.
Hem sen yokken her şey mızıkıyor.
Güneş bile doğmuyor penceremin pervazlarına.
Saksıda duran çiçek solmuş…

Oysa ben gidişine hiç alışamamıştım.
Yaptığın kek hala fırında.
Her akşam üstü tekrar tekrar ısıtıyorum,
Olur da gelirsen sıcak sıcak yiyelim diye.
Terliklerin fortmantonun kenarında.
Gelirsen ayaklarını üşütüp hasta olma.
Meraklanma…
Yastığının kılıfını hiç değiştirmedim.
Evi hiç havalandırmadım kokun gitmesin diye.
Çamaşırların her zamanki yerinde.
Olur da bir gün gelirsin diye
Minderleri senin gibi istifliyorum.

Hem sen gel, ben sana kul olayım.
Kıl de kıl olayım.
Gül bahçen de gül olayım.
Gülüne bülbül olayım.
Bük boynumu, dal olayım.
Denize at sal olayım.
Mehtaba tut güz olayım.
Savaşta çelik gürz olayım.
Açlıkta sefil,
Toklukta zehir olayım.
Gözüne esir,
Göğsünde safir olayım.
İnci olayım.
İncil olayım.
Boynuna zincir olayım.
Aşına tandır olayım.
Ol de olayım.
Sol de solayım.
Yeter ki sen gel!
Ben kal olayım.

Yüzümdeki hendekler yokluğunla savaşmaktan açıldı.
Kıtlık vurdu dudaklarıma.
Kelimelerim isimsiz kaldı.
Öbek öbek kurudu göz yaşlarım.
Kelimelerim isimsiz, dudaklarım nefesine hasret kaldı.
Bir tamdım, yarım sende kaldı.

8 Şubat 2013 Cuma

Umut Dolu Kanolar


Afrikalı çocukların kanolarının,
Denizin büyük dalgalarını yarıp gelen binlerce grostonluk gemilere yanaşıp
Mütevazice uzattıkları muzlar gibiydi aşk.

Öylesine cüretkar.
Öylesine lazım gelen.
Öylesine ihtiyaç duyulan,
Öylesine umut beslenen.

Soyundum şimdi bütün çıplaklığımla gözlerine
Derimi etimden,
Tırnaklarımı parmak uçlarımdan,
Gözlerimi yuvalarından soyundum da geldim.

Dokun öyleyse tenime.
Kurbağa değilim ki ben öpüşünle prens olayım.
Ama gel sevişelim seninle
Ne ben prens olayım ne de sen prenses
Mütevazi aşıklar gibi bahtiyar olalım.

Hem ben sana kutup rüzgarlarıyla yanıp geldim.
Sahray’ı saniyeler içinde koşup geldim.
Atlas’ı köpek balıklarından kaçıp geldim.
Sana öylesine gelmedim ki …
Ölüme caka satıp,
Azrail’e küsüp geldim.
Şimdi benden gitmemi istiyorsun öyle mi?

Öyleyse kalbimi çıkar bir kutuya koy,
Gözlerimi kavanoza, zeytinlerin yanına koy.
Bedenimi yak ve dök denize küllerimi.
Öylesine aşkla, öylesine umutla
Öylesine şehvetle gelmişken sana,
Köpek balıklarına sövmüşken,
Azrail’e küsüp sırtımı dönmüşken,
Gitmek ölüm olmaz mı zaten?
Ben gitmeyeceğim.
Ama sen öldür eğer öyleyse.

Kanosundan muz uzatan Afrikalı çocuk umutlarımı ,
Azrail’e kafa tutan cesaretimi öldür
Okyanus boyunca kaçan bedenimi öldür.
Öldür öldürebildiğin kadar beni…
Sanır mısın ki ölecektir aşk…

Ölmez elbet
Çünkü hiçbir kurşun,
Hiçbir giyotin,
Hiçbir ip,
Hiçbir veda öldüremez aşkı

Leyla ile Mecnun
Tahir ile Zühre
Adem ile Havva
Ferhat ile Şirin
Annem ile babam misali…
Ne aşklar ölür, ne de aşıklar…

Mustafa Aksoy




5 Şubat 2013 Salı

Öldüm Öyleyse (şiir)


Hep uzak bakışlar, pak gülüşler…
Tatlılık abidesi tebessümler…
Bana  değil sergilenen bu cevher
İnat olsun, and olsun
İçten  içe intihar edersem eğer
Yad olsun…

Sussun efkarlı öten bülbüller
Sızlanmama  şakırdayan meyler…
Tamburumun tellü duvaklı gelini,
Ahenk içinde  sussun.

Yıkılsın cümle alem, yakılsın!
Selvi  selvi  endamına karşı duran kör olsun
Lal olsun. Sussun bülbüller.
Avlularda sevişen  güvercinler  yok olsun.
Kırlangıç şevkatiyle öpüp koklayamadım ya!
Bütün kırlangıçlara ibret olsun.
Ekmeğine tuz, gözüne yaş,
Sevgine nail olamayan bu beden çürüsün ölümüne.
Efkar şarkıları sussun
Bütün gamlara, ezgilere lanet  olsun…

Ne varsa içimde sana dair ; sana kalsın!
İnfasıma cellatım olan ellerim ellerinsiz kalsın.
Son bakışa muhtaç gözlerim, gözlerinden ırak…
Neylesin bu can sensiz?
Nefessiz ciğer mi çalışırmış?
Haydi be oradan!
Nefese ihtiyacım varken yoktun…
Nefes alma yetim kaybolduğunda gelsen ne?
Gelmesen ne!

Ekşiyen suretime son bakış bak.
Bana uzak gözlerinle, soğuyan bedenime
Son bir nefes kat.


Hep bana uzaktın …
Ve yine öyle kal iyisimi.
Kendi intiharına kucak açan bedenin görüntüsüyle gelmeyeceğim sana.

“Biliyorum üzüldün.
Opamuk yumuşaklığıyla huzur veren yanaklarına misk kokan göz yaşlarının her değişinde,
Ben bin ölürüm…
İyisi mi sen hiç gelme…
Çünkü ben seni uzaktan sevmeye alışığım…
Hayalin baş ucumda uyumaya, onu öpüp koklamaya alışığım

Yapma !
Duyamayacağım mesafelerden konuşma bana…
İç dünyanda yaşama.
Ya koşa koşa gel sarılalım.
Ya da koşa koşa çık git hayatımdan.
Sebepsiz, aşksız bir bakışa ağlamayalım.”

Diyemedim…
Diyemem de…
Uzaktın… Hep öyle kaldın.
Ben hayalinle dertleştim, ağladım.
Belki farkında olmadın.
Belki uyurken yanağımı öptüğümü hissettin(?)
Belki sen de öptün beni.


Öldüm yine de çaresizliğime.
Kendi  içimde ölürken güldüm…
Senaryo eksik,oyuncu eksik…
Tek başıma doğaçlama oynadım aşkı.
Beceremedim!
Çünkü hiçbir taklit,
Hiçbir hayal,
Hiçbir hayat
Seni yaşatamaz bana…

Öldüm öyleyse.
Baş ucumda duran hayaline
Son bakışımdı.
Hayalin ‘ Gitme’ dedi.
Bilemedim sebebini.
Sen ‘ Gitme’ demezsen;
Ben ‘ İtme’ demem.
O uçuruma terk ederim bizi!

Ama
Sen ‘itme!’

26 Ocak 2013 Cumartesi

Otobilmiyografi


Adımın,cinsiyetimin,nerede doğduğumun ve kaç yaşında olduğumun hiçbir anlam ifade etmediği bir yer burası. Burada kimilerine lüks hayatlar vaat edilmiş. Kıçlarını jakuzinin hava kabarcıkları ile zevke getiren insanlar onlar.Onlar dönüme tekamül edebilecek büyüklükte evlere sahip olup yalnız yaşayan ve paranın tutsağı olmuş insanlar. Mutlu sonla biten masajlarını paralarına borçlu olan insanlar. Son model arabalara binip fakirhane otobanlarda zengin bir hız ile seyir eden insanlar. Restoranlarda garsonlara hakaret etme hakkına sahip olan ve hiçte mütevazi olmayan insanlar. Kılsız kıçlarını yalayan binlerce dostları olmasına rağmen yine de kıçlarını tuvalet kağıdı ile temizleyen ve bunu ceplerindeki kabarıklığa borçlu olan, saksılarında çiçek değil de marjuana yetişen modern olarak tabir edilen ve en çağ dışı yaşayan insanlar. İnsanlıktan nasibini almamış iki ayaklı yaratıklar.
Bir de bu insanların tam aksi yaşayan hayatlar var. Yaşıyor demek ne denli doğru olur bilemiyorum. Çünkü bu insanlar şehrin en varoş semtlerinde yaşayıp sobalarda ormandan topladıkları odunları yakarlar ısınmak için. Doğalgaz onlar için lükstür. Her sonbahar ailecek toplanıp ormana odun avına çıkarlar.Kimisi bir kucak,kimisi bir tek dal, kimisi ise bir çuval odun bulur. Sonbahar bu uğraşlarla geçer onlar için. Onlar için boş zaman diye bir şey yoktur. Zamanın kıymetini bilirler ve kısa süre dinlenirler. Uykularında ertesi günün planını yaparlar. Bu insanların kıçları soğuk su ile banyo yapmaktan mora çalar bazen. Kiminin bir evi bile yoktur. Ama asla yalnız değillerdir. Hatta bazılarının aileleri çok kalabalıktır. Paraya tapmazlar, aile ve dostlar onlar için en önemli şeydir. Komşuluğun bitmemiş olduğu varoşların beyefendileri, hanımefendileridirler.Her zaman mütevazidirler ve ekmeği yerde gördüklerinde öpüp alınlarına koyarlar. Nimet onlar için oksijen kadar değerlidir. Bu yüzden az konuşup çok çalışırlar. Verilen oksijeni çalışarak değerlendirirler.
Bu bilinçte olduğum için ailemi hiç yadırgamadım. Tanrının vermiş oldukları ile yetinmeyi bilirdik. İstanbul’un en nezih, doğa ile iç içe olan semti olan Beykoz’un varoş mahallerinde büyütüldüğüm için hiç kızmadım onlara. Çünkü ben orada modern yaşam dedikleri mereti de tattım ilkel yaşamı da. Orada kestane ağaçlarından düşen kestanelerin nasıl toplandığını, dağlarda domuz avına nasıl çıkıldığını, kışın poşetlerle kaymanın ne kadar zevkli olduğunu öğrendim. Ayşe teyzenin bahçesindeki kiraz ağacına dalıp ishal olana kadar kiraz yemenin tadını hiçbir tatla kıyaslamamam gerektiğini öğrendim. Aileme bu kadar güzel bir hayat bahşettikleri için nasıl kızabilirim ki? Onlar benim çocukluktan gelen zararlarıma karşılık sevgi verdiler bana. Hakları nasıl ödenir bilemiyorum. Ekmek almaya para bulamazlarken çocuklarını yani biz altı kardeşi okutmayı başarabildiler. Bu insanlar zengin değildi. Şahane işlere, son model arabalara ve dönümlük evlere sahip değillerdi. Onların sahip olduğu şey daha değerliydi. Onlar sadakate, özveriye, çalışkanlığa ve her şeyden önemlisi inanca sahiplerdi. İnançları onlara daha çok sabır ve daha çok çalışkanlık verdi. Annem ve babam… Her çocuğun gözünde bir süper kahraman vardır ve benim süper kahramanlarım onlardı. Mesela ben her şeyden çok anneme aşığım. Onun göz yuvalarına gizlenen boncuk gözlerine aşığım.Elmacık kemiklerinin arasına sıkışmış, ince hafif uzun burnuna aşığım. Bana bakarken yüzündeki sevgi belirtilerine aşığım. Beni dört yaşıma kadar emzirişine aşığım. Ağladığımda saçlarımı okşayıp bağrına basışına aşığım. Hiçbir kadından böylesine fedakarlık ve böylesine bağlılık görmeyen ben, ondan başka bir kadına aşık olabilir mi?
Babama gelince, o harika bir adamdı. Tam bir beyefendi, yardımseverdi. Varoş mahallemin insanlarının ihtiyaç duyduğu anda yanlarında olan bir insandı. Haktan ve hakkından ödün vermezdi. Kanunsuzlarla ve hak yiyenlerle kanlı bıçaklıydı her zaman. Ölüme göğüs gerip sevdiklerini korurdu. Korkusuzdu. Çekilen silahların üstüne yürür, verilen bir canı da Allah’a teslim ederdi gerekirse. Hiç göstermezdi sevgisini bize. Sürekli çalışmamız için çaba sarf ederdi. Kızardı hatta. Eski kafalıydı evet.Bildiği bildikti. Yargıları kolay kolay değişmezdi. O hayatı okuyarak öğrenenlerden değil de yaşayarak öğrenenlerdendi. Çok küçük yaşlarda ailesinden kopup İstanbul’un  izbedi hayatına yaslamıştı sırtını. Yaşayarak öğrendiği için tecrübeliydi ve her konuda bilgisi vardı. Ama hiç gelip çocuklarıyla bilgilerini paylaşmazdı. Belli ki bizim de onun gibi yaşayarak öğrenmemizi istiyordu. Yaşayarak öğrenmek acı çekerek gerçekleşiyormuş bunu babam sayesinde öğrendim.Babam bunları öğrenmemiz için oturup başımızı okşamazdı. Sevgi ile büyüyen bir çocuk acılar karşısında daha zayıf oluyormuş. Yaşadım, acı çektim ve hala yaşıyorum. Ama artık acılar azalıyor, uyuşmalara bırakıyor kendini. Sonra mı? Sonrası her şey tatlı bir anı olarak yerleşiyor bilinç altına. Yaşamaya devam ediyorsun ve acılara katran bağlıyorsun. Hiçbir acı yakmıyor canını. Bu sefer acılarını özleyip biberlere saldırıyorsun. Baharat dokunuyor sana basur oluyorsun. Böylece küçük acılarla kandırıyorsun kendini. Ben babamın oğluyum. Eski kafalı değilim ama çağdaş olduğum da söylenemez. Benim  ve benim gibiler için aile her zaman gerici gelmiştir. Onlar baskıcı, onlar çocuklarına eziyet eden ve onlar imkan sağlamaktan yoksun. Bu düşüncelerimin çocukluğundan utanıp boyun büksem de her şey geride kaldı artık. Geri sarmaya başlarsam anlatabilirim. Ne dersiniz bir ben doğmuşum hatırlayalım mı?

                                                                        …..














Mayıs’ın on dokuzu sabahı, Atatürk’ün doğum günü kabul ettiği gün, O’nun Samsun’a ayak bastığı ve Türk milletini esaretten kurtardığı günün yetmiş iki yıl sonrası aynı gün. Gecenin karanlığında Elmalı’nın kuytu kenarındaki mütevazi evde kala kalmış bizimkiler. Sonra Yıldız Ebe yetişmiş annemin imdadına. Annem sancı içinde inlerken babam ona telkinler veriyormuş. Ben ise anamın rahminde bütün olanlardan habersiz mahpustan çıkmak isteyen bir suçlu gibi parmaklıkları dövüyorum. Ana rahmim artık çok küçük geliyor, kapıları tekmeliyorum. Verdiğim eziyeti şu ah hissedebiliyorum. Kolay değil beş buçuk kiloluk bir tosun doğurmuş annem. Kucağına verdiklerinde ki şaşkınlığı hala yüzünden okunur. Zavallı anneme verdiğim eziyet hiç bitmemiş ki. On bir aylık bebekken emeklemeye başlamışım. Tabi sevinmiş bizimkiler fakat emeklemek demek yaramazlığa başlamak demek. Bir demlik çayı içebilir mi bir bebek? İçemez elbet. He bir de köken Karadeniz olunca çaya karşı bir sempati var kanımızda. Gidip kuzinenin (Karadeniz yöresine has dört ayaklı olan ve sacdan yapılmış soba) üstünden çekmişim demliği üstüme. Annem mutfakta yemekle uğraşıyor, babamsa evin önünde her zamanki gibi vaktini boşa geçirmemek için tadilat yapıyor. Çığlığı basınca toplanıyor ahali haliyle. Yanmışım en yüksek derece ile. Kolum hala daha çocukluğumun izi içinde. On sekiz gün annem hastanede benimle yatmış. Ben bir ağlamışım o bin ağlamış. Ailenin beşinci çocuğu olduğum için tecrübeli olan annem yine de sabretmiş. Cennet diğer annelerin ayaklarının altında mı bilmiyorum fakat benim annemin ayağının altında olduğuna eminim. Koruyucu meleğim o benim.On sekiz gün sonunda tedavinin yapılış şekli hoşuna gitmemiş ve kaçırmış beni hastaneden. On sekiz gün boyunca sağ kolumdaki deriyi her gün kazımışlar. Beş buçuk kilo doğdum diye mi yaptılar acaba diye düşünüyorum. Şimdi iki kolumu kıyaslıyorum sağ kolumdan alınan derilerin eksikliği bariz belli oluyor. Yine de sağ kolumu sol kolumdan çok seviyorum.
Çocukluktan bahsediyoruz madem devam edeyim. Annem beni dört yaşıma kadar emzirmiş. Üç yaşıma kadar sadece bana süt veren annem üç yaşımdan sonra yeni doğan kardeşim Halil İbrahim ile bölüştürmüş sütünü. Daha bir yaşına girmeden yandığım için hiç eksik etmemiş benden sütünü. Ölümün eşiğinden dönen bir bebekmişim. Ben ölüme karşı tılsımlıyım herhalde. Çokta garip bir çocukmuşum. Hayal meyal hatırlıyorum bazı kareleri. İki yaşımda kuzenlerim Volkan ve Yusuf ile erkekliğe ilk adımı atıp sünnet olmuşuz. O günden hatırladığım tek şey; sünnet olduktan sonra benim yatağın üstünde zıplayıp durmam. Tabi akşamı acı içinde attığım çığlıklar kulağımda yankılanıyor hala. Garipliğim bunlarla sınırlı da değil. Altı yaşıma kadar çıplak gezdiğimi biliyorum. Eğer bundan on beş sene önce kadar Elmalı sokaklarında çırılçıplak bir çocuk gördüyseniz emin olun o çocuk benim. Arada yine çıplak gezerim ama artık eskisi kadar masum değil çıplaklığım. Küçüklüğümde ilginç şeyler yaptığımı biliyorum. Dört yaşında köyün en cimri adamı Bebek Ali’nin evinin orada yolun ortasına oturmuş oyun oynarken, yoldan geçen bir mikser (harç kamyonu) beni son anda fark etmese şu an bunları yazamıyor olacaktım sanırım. Ama o an öyle ani olmuş ki her şey, bunu Bebek Ali’den dinleyince ‘vay be’ diyorum. Aracın şoförü o an soğuk kanlı davranıp üstümden geçmiş. Kamyonu üstüme ortalamış ve ben o devasa lastiklerin arasına girmekten kurtulmuşum. Bu olay benim ölüme tılsımlı olduğum hissini daha da kuvvetlendirdi. Olaylar silsilesi hiç bitmedi bende ve bitmeyecekte. Artık büyüyordum ve mahalledeki arkadaşlarım ile yaramazlıklar yapıyordum.Mesela ilk hırsızlığımı babamın cebinden para çalarak gerçekleştirmiştim. Kuzenim Yusuf ve mahalleden arkadaşım olan Zafer ile babamın cebinden küçük miktarlarda paralar almıştık. Zafer ve benim aksime Yusuf büyük miktarda bir para almıştı. O zamanın parası ile beş liraydı. Yani şöyle ki o zaman ekmek şimdiki gibi bir lira değil de on kuruş idi. Tabi bu hırsızlığımızın sonucu olarak babamın tabanları altında ezilmiştim. Evden kaçıp amcamda kalmıştım. Orada bulunduktan sonra diğer amcamın oradaki inşaata sığınmıştım. Yusuf’ta bana eşlik etmişti. Yanımızda bizim kadar yavru iki de köpek vardı. En az bizim kadar çocuklardı. Sütten yeni kesilmiş oldukları ağız kokularından belliydi. Bir gece o yavrularla sarılıp uyumuştuk. Şimdi anlıyorum hayvan severliğimin nereden geldiğini. O köpekler gecenin soğuğunda yanımızda uyuyup tüyleri ile bizi ısıtmıştı. Bizimki de yaramazlık ya eve gitmemek için her şeyi yapıyorduk. Hasıl kelam yaptığımız o hırsızlıktan sonra evdekilere verdiğim güven sarsılmıştı. Yaşım henüz beş idi bu yüzden kimse kırgınlığı uzatmamıştı. Kendilerinde bulmuşlardı suçu. Hırsızlığın kötü bir şey olduğunu öğretmemişlerdi ki. Ben henüz iki-üç yaşlarındayken babamın küçük bakkaliyesinden yiyecek aşırırken yakalanıyormuşum ve kimse azarlamıyormuş. Ben bu sahneleri hatırlamayı çok istiyorum fakat hatırlayamıyorum. Beş yaşında yaptığım hırsızlığın suçlusu ben değilmişim de onlarmış gibi davrandılar bir süre. Sonucunda annem bana hırsızlığın ayıp olduğunu ve suç olduğunu söylemesi beni bu davranışımdan vazgeçirmese de uzaklaştırmıştı. En son hırsızlığım evimizin altında bakkal açan Kenan amcanın buzdolabından Link çalmak olmuştu. Bir daha da hırsızlık yapmadım. Öyle ki öğrencilik hayatımda kopya bile çekmedim neredeyse. O da hak hırsızlığıydı bana göre.Gerçi o zamanlar hiçbir şey hırsızlık değildi ki bana göre. O buzdolabında duran linklerden bir tanesi benim hakkım olabilirdi elbet. Yaptığım bu küçük hırsızlıkları duyan bana kızmıyordu. Sanki o linki benim almam için oraya koymuş gibi davranmıştı Kenan amca. Seviliyordum herhalde. O zamanlar sadece hırsızlık değildi benim için anlam ifade etmeyen. Bir de annemin deyişiyle zelzele vardı. 17 Ağustos 1999’da ilk defa duyduğum bu kelime ölüm ile yaşam arasında çınlamıştı kulaklarımda. Gecenin ortasında annemin panik halinde yatağımın başına gelip ‘oğlum kalk zelzele oluyor!’ deyişine hiç anlam verememiştim ama o beni kucakladığı gibi dışarı çıkarınca anlamıştım. Kötü bir şey olmuştu. Çünkü bütün mahalle korku ile ve uykulu gözlerle, kimisi üstüne hiçbir şey almadan geceliği ile kimisi ise kucağını doldurup lüzumsuz şeylerle dışarı çıkmıştı. Ama herkesi bir yana bırakıp babama bakınca işte o zaman benim ailemin diğerlerinden farklı olduğunu anlamıştım. Henüz yedi yaşındaydım. Babam altı çocuğu olduğu için herkesi çıkarana kadar eve girip çıkmıştı. Herkes korkudan apartmanlardan uzaklaşmaya çalışırken o adeta ölüme meydan okuyup çocuklarını kurtarmak için çabalıyordu. Oysaki sadece sallanıyorduk.Bana oyun gibi geliyordu. Çünkü zelzele ne bilmiyordum. Anneme soruyordum o da ‘ zelzele işte ne olacak?’ diye cevap veriyordu. Hala daha öğrenemedim zelzelenin ne olduğunu. Anneme sorsam acaba şimdi söyler mi zelzelenin ne olduğunu? O zamanları zihnimin kuytularından hiç silmeyeceğim. Binlerce insan ölürken ve acı içinde aileleri baygınlık geçirip sinir krizleri geçirirken, bana her şey oyunmuş gibi geliyordu. Çünkü artık gece sokakta yatıyorduk ve o an yıldızların çokluğu hoşuma gidiyordu. Şimdi gökyüzüne baktığımda hiç o kadar yıldızı bir arada görmüyorum. Oysaki o zamanlar sevmiştim ben yıldızları. Gökyüzüne baktığımda huzur bulma alışkanlığım oradan geliyordu. Ama bana huzur veren gökyüzü bir başkası için ölüm kokuyordu.
Artık büyümeye başlamıştım. Yaşım yedi olmuştu ama bedenim dört yaşındaki bir çocuğa aitti. Bu durumun değişmesi küçük ağabeyim Suat sayesinde oldu. Yaramazdım ve ceza hak ediyordum. Dayak yiyordum. Yaptığım her yaramazlığın sonucunda yüz şınav cezası, yüz mekik cezası gibi cezalar alıyordum. Suçun büyüklüğüne göre bu miktar iki yüz elli yada beş yüz oluyordu. Fakat çekebildiğim kadarını çekiyordum. O zamanlar ağabeyime çok küfür ediyordum. Çok kızıyordum  ve hiç sevmiyordum onu. Ama aslında onun yaptığı şey benim gelişmeme yardımcı oldu. O bunu sırf egosunu tatmin etmek için yaptı belki. Çünkü babamdan çok dayak yemişti. Babamdan gördüğü gibi davrandı bana da. Sonuç olarak bana çok faydası oldu. Şiddet karşıtı olduğum konusunda hiç şüpheniz olmasın. Ama insan kendine bir şekilde şiddet uygulamalı. Acıya dayanıklı olmalı. Çünkü dünyanın düzeni bozuluyor ve ahlaksızlıklar çoğalıyor. Bir gün ailenden birine bir zarar verilirse bunu kanunlar çözmeyecek buna inanıyorum. Kanunlar haklının değil de zenginin yanında. Bu gün adam öldürmek bile hafif bir suç. Tecavüzün cezası affedilebiliyor. Hırsız evine girdiğinde onu yaralarsan sen suçlu oluyorsun. Bunu kanunlar sağlıyor. Kanunlar suçların çoğalmasını ve halkın devlete boyun eğmesini sağlıyor. Oysa ki inancımız olan İslam dininde kısasa kısas diye bir kanun var. Hırsızlık yapanın eli kesilir. Bu kadar nettir. Adam öldüren idam edilir. Bu gericilik değildir. Bu kanunlar bir kere uygulasalar bir daha o suçu işleyen olmaz. Toplum içinde huzur olur. Kanun bu denli suç yanlısı iken sen kendi kanununu oluşturmak durumundasın. Ağabeyim bana bunu zorlu yollarla öğretti ve bu gün küçük vücuduma rağmen kendimi savunamadığım hiçbir yer olmadı. Evet  şiddet son çözümdür. Önce konuşarak çözülmeye çalışılmalı. Sabır da ailemin öğrettiği bir kavramdır. Bütün olaylar karşısında sabırlı olmalı ve son ana kadar dayanmalısınız. Acele hareket etmek insana zarar verir. Ama şiddet ne denirse densin tam anlamıyla kötü değildir.
Kontrollü insanlar olabilmek için sürekli sinirlenip sakinleşmek gerekmez. Biraz okumak, biraz entelektüel olmak yeterli. Şöyle ki ailemde hep sinir hastalığı var olmuştur. Bende de mevcut bu durum. Çok çabuk sinirlenip kontrolden çıkabiliyorum. Fakat bunu değiştirmek için sürekli okuyup farklı şeylerle uğraştığım için ve olaylara pozitif yönleri ile baktığım için kontrolü hiç kaybetmiyorum. Bu psikolojide insancıl psikoloji ile anlatılıyor olabilir. Burası ile ilgilenmiyorum. Ben çocukluğumdan bu yana hep şiddetli ortamlarda büyüdüm. Sokak kavgalarında hep galip gelen olurdum. Bir tek ağabeyime mağlup olurdum. Çünkü saygıyı anne ve babamdan öğrendim. Ağabeyime asla saygısızlık yapmadım o zamanlar.
Yedi yaşımda koltuk altımdan ameliyat oldum.Şimdi bakıyorum da yedi yaşımda ne kadar çok şey yaşamışım. Yine bir yedi yaş gününde babamın arabası ile oynarken, bayır aşağı olan arabanın vitesini boşa alıp el frenini indirmiştim. Araba kaymaya başlamıştı. Eğleniyordum o an ama yolun sonunda bir dere vardı ve o dereye düşmeme az kalmıştı. O an babamın araba kullanırken yaptığı hareketlerden birini yaptım. Frene bastım. Araba durmuştu. Tabi bunun peşinde güzel bir dayak yemiştim. Ama o günün akşamı  teyzemler gelince Turan enişteme olayı anlatıp gülüşmüşlerdi. Bu onu eğlendirmişti ama yine de dayak yemiştim. Olayın üzerine eniştem bana hep söylediği kelimeyi söyledi. Berbat Mustafa… O günden sonra adımdan çok bu lakabı kullandı çevremdekiler. Bu hoşuma gidiyordu. Çünkü tam anlamıyla berbat bir çocuktum.Yedi yaşındaydım ve henüz okula başlamamıştım. O sene içinde başlayacaktım.Okuma yazmayı çözmüştüm ama. İngilizce sayabiliyordum. Harfleri tanıyor, güzel okuyordum. Hatta İstiklal Marşı ve Gençliğe Hitabe’yi ezberliyordum. Öyle de milliyetçiydim. Şimdilerde içimdeki milliyetçi genci öldürenlerin Allah belasını versin.
Ameliyat olma nedenim sağ kolumun yanık sebebiyle koltuk altımdan ayrılmıyor olmasıydı. Yani ağacın dalına uzanıp elma alamıyordum. Ya da kelebekçilik oynayamıyordum. Öyle ya daha küçücük çocuktum. Her ne kadar şiddet ortamında olsam da benim de sevdiğim oyunlar vardı. Bu oyunları ablalarım Nihal ve Ayşe ile oynamak sonra da kardeşim Halil İbrahim’e öğretmeye çalışmak çok hoşuma gidiyordu. Zamanla hoşuma giden şeyler değişmişti de.
Hastane de ameliyat olmak için bir süre yatmıştım. Ameliyat gününde narkoz verildiğinde sedyede beş kişi beni tutmuş. Bunu babamın ağzından dinlerken babamın kelimelerindeki gururu hissedebiliyordum. Kuvvetli bir oğlu olduğu için gurur duyuyordu, dayanıklı oğlu olduğu için gurur duyuyordu. Çocuklarının hepsi ile ayrı ayrı nedenlerle gurur duyuyordu. Bütün çocukları sanki kutsanarak doğmuştu. Aslında çocuklarının başarılı olması sadece ona özenmelerinden kaynaklanıyordu. Belki de yüzündeki gururun sebebi de buydu. İyi bir baba olabilmek…
Ameliyat sonrasında bir hafta hastanede yattım ve oradaki hemşirelerden doktorlara , doktorlardan hastalara herkes beni çok seviyordu. Babam her ziyaretime gelişinde poşetle muz getiriyordu. Özellikle istiyordum muzları. Yattığım odada hep kadınlar yatıyordu. Kimisine her gün ziyaretçi geliyor kimine de çok nadir geliyorlardı. Babamın aldığı muzları çocuk sevgisi katarak onlara ikram ediyordum. Çünkü ben ailemden böyle görmüştüm. ‘Paylaştıkça azalmaz, paylaştıkça çoğalır.’ Derdi annem. Gerçekten de öyleymiş. Paylaştıkça babam daha çok muz getirmeye başlamıştı. Hatta muzla kalmamış elma ve portakal da getirmişti. Bende hep paylaşmıştım. Hastaneden ayrılma günüm geldiğinde bütün hastalar üzülmüştü. Hatırlıyorum, çünkü onları çok sevmiştim. Doktorum ona söz vermemi istemişti. Doktor olmam için söz vermiştim. Çocukluk aklı diyorum şimdi ama keşke sözümü tutabilseydim. Hastaneden ayrıldığım anı hatırladıkça gözlerim doluyor. Çünkü ben orada kişiliğimi buldum. Orada büyümenin ilk anlarını yaşadım. Orada insanları sevmeyi ve saygının önemini öğrendim. Bana bütün bunları öğreten anne ve babama ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Bir de o hastane de yattığım sürece bana sevgi  gösterip sürekli gülen o isimlerini bilmediğim insanlara çok teşekkür ediyorum. Beni ameliyat eden doktorumdan ise özür diliyorum. Çünkü sözümü tutamadım. Affeder beni umarım.

Gel zaman git zaman okul hayatım başlamıştı. Sınıfta Serhat’tan sonra en çalışkan öğrenci bendim. Serhat sürekli ders çalışıyordu. Ta ki babası hapse girene kadar. Sonra bir gerileme başladı ki, o gerileme hayatından hiç çıkmadı. Serhat’ı anlayabiliyordum aslında. Ben üç yaşındayken babam ormandan dolayı hapse düşmüştü ve bu yüzden bakkaliyeyi kapatmak zorunda kalmıştık. Rize’de hapis yatıyordu. Sırf babama olan sevgimden Rize’ye götürmüştü beni teyzemin oğlu Süleyman. Babamı o parmaklıklar ardında görünce ağlamıştım. Çok net hatırlıyorum bu fotoğrafı. Sanki o an beynimde flashlar patlamıştı da o kareyi bilinç altıma fotoğraf olarak yapıştırmıştı. Görüşme sonrasında annemi özleyip İstanbul’a dönmüştüm. Serhat ise bunu okul hayatının başında yaşamıştı. Bu onun şanssızlığıydı. Benim şansım ise Nihal ablam ile aynı okulda okuyor olmamdı. Birinci sınıfta sürekli ders çalışıyordum. Çünkü harflerle uğraşmak hoşuma gidiyordu. Öğretmenim Ömer Kazan idi ve eski bir boksördü. Çok kez öğrencilerini döverdi. Bana ise çok karışmazdı. Hem çalışkandım hem de Ömer öğretmen babamın samimi arkadaşıydı. Babam okul aile birliği başkanı da olmuştu o zamanlar. Ama Ömer öğretmen bir kere vurmuştu bana. O tokat da bana ders olmuştu. Sınıf arkadaşım Bilal sürekli beni döverdi. Eve hep dudağım patlamış ya da burnum kanamış olarak giderdim. Ama asla Bilal’e karşılık vermezdim. Çünkü annem bana kavganın kötü olduğunu söylerdi. Ama sürekli dayak yiyordum. Ömer öğretmen bu durumu öğrenince bana tokat atmıştı. ‘ Karşılık vermezsen yediğin dayak için bir tokatta ben atacağım.’ Demişti. O günden sonra ilk kavgamızda Bilal’in burnunu kanatmıştım. Ona öyle bir saldırmıştım ki Ömer öğretmenim ayırmak zorunda kalmıştı. Sonra Bilal’e okkalı bir tokat atmıştı bana ise eşitliği sağlamak için elinin içiyle hafif bir tokat atmıştı. O an kendimle gurur duymuştum ve o nasihatten sonra bir daha dayak yemedim. Aslında ilk öğrenimimdeki kavgacı ruhumu o nasihat serbest bırakmıştı. Ömer öğretmenime daha sonra çok rastladım ve sanki öğretmenim değilmiş de amcammış gibi nasihatler vermeye devam etmişti. Ona da teşekkür etmek boynumun borcudur.
3
Şöyle bir baktığım zaman teşekkür etmem gereken ne çok insan varmış. Saymakla bitmez sanırım bu insanlar. Çünkü her tanıdığım insandan iyi ya da kötü bir şeyler öğrendim. Bu yüzden aslında hayatıma giren bütün insanlara teşekkür ediyorum.
İlk okul beşinci sınıfa kadar sınıfta en başarılı öğrencilerdendim. Sınıf içince çok sevilen bir öğrenci olduğum  söylenemezdi. Suskun ve çok eğlenceden uzak bir öğrenciydim. Sınıf arkadaşlarımın saçma muhabbetlerini yapamıyordum. Ben o zamanlar okuldan çıktığımda amcamın tamirhanesinde ne kadar iş olur diye düşünüyordum. O akşam ne kadar harçlık kazanacaktım diye merak ediyordum. Aslında bu tamirhaneye beş yaşında gidip geliyordum. Sırf yaramazlık olsun, eğlence olsun diye gidip amcama yardım ediyordum. İbrahim amcam da Yusuf ile bana dondurma alacak para verip sevindiriyordu bizi. Şimdi bakıyorum da çocukluğuma, ben bir çok çocuktan daha güzel yaşamışım çocukluğumu. Kar yağdığında kar üstünde güreş yapıp, belimize kadar gelen karda batıp çıkıyorduk.Kara tavuk avlamak için çıdık ( fındık ağacının dallarından yapılan yay şeklindeki düzenek) kuruyorduk. Çalışıyorduk, geziyorduk. En eğlencelisi ise bize yasaklanan şeyleri yapmaktı. Bir keresinde ağabeyimin evden çıkma yasağını çiğneyip 24km lik bir  yolu yürüyüp denize gittiğimi hatırlıyorum. Akşamında ise beş yüz şınav cezası almıştım. O şınavı çekerken bile çok eğlenmiştim.
Böyle bir çocukluktan sonra beşinci sınıfta artık büyümeye başladığımı hisseder olmuştum.Derslerim iyi olduğu için derleri pek dinlemek istemediğimi de hatırlıyorum. O zamanlar ergenliğe yaklaştığım anlardı. On bir yaşındaydım ve ergenlikten önce olabilecek en güzel şey oldu. Sınıf öğretmenimiz Özlem Palak ve başka bir sınıfın öğretmeni olan Volkan Yiğit bana müziği sevdirmişti. Volkan öğretmen bağlama çalıyor ben de Aşık Veysel Şatıroğlu’nun Uzun İnce Bir Yoldayım türküsünü söylüyordum. Sesim çocukluğumun verdiği bir yanıklıkla çıkıyordu. O türküyü her zaman güzel söylediğimi biliyorum. Çünkü o türkü bana o halimle bile hayat ve ölümü anımsatıyordu. Küçük bir çocuktum ve böyle türküler dinleyip efkarlanıyordum çok ilginçtir. Özlem öğretmenim ayrıca bana tiyatro da öğretti. Tiyatro nedir bilmiyordum o zamanlar. İlk oynadığım oyunun adı Estergon Kalesi idi. Bir öğretmen olmuştum oyunda. Çocuklara Estergon Kalesi’nin nerede olduğunu soruyordum. Sahiden Estergon Kalesi  neredeydi? Hala bunun cevabını bilmiyorum. Belki de Macaristan’ı sevmediğim yada Budapeşte’ye karşı ilgi beslemediğim için bilmiyorum bu sorunun cevabını? Neredesin Estergon? Dünya üzerindeki yerin değil benim dünyamın neresindesin? Hiç bilmiyorum…
Yazdıkça hatırlıyorum yaramazlıklarımı. Çünkü öyle az buz yaramazlık yapmamıştım. Aklıma yeni cereyan eden bir hikayemde şöyleydi. Babamın yan yana yaptırmış olduğu iki ev birbirine bir merdiven ile yapışıyordu. O merdiveni mahallenin en iri yarı adamlarından olan Orhan Ağabey kırmıştı. Benim doğduğum evin çatısına çıkmak için kullanılan bu merdiven artık daha dar olmuştu ve hemen yanında dikilen iki katlı eve değmiyordu. O zamanlar Orhan Ağabey’e evimin merdivenlerini kırıyor diye küfür ettiğimi de hatırlıyorum. O ise tebessümle karşılık verip başımı okşamıştı. Ona da sevgisi için teşekkür ediyorum. Daha sonra bu evlerin arasında oluşan boşluktan düşme tehlikesi yaşamıştım. Ama ölüme tılsımlı olduğumu o an yine hatırlamıştım. Eski evimizin çatısından yeni evin balkonuna geçmek için uğraşırken o balkondan kayıp boşluktan aşağı düşüyordum ki kazağım kırılan merdivenin demirine takılmıştı. Sonrasında büyük ağabeyim Murat gelip beni yukarı çekmişti. Eğer o gün oradan düşseydim muhtemelen sakat kalır yada ölürdüm. Beş yaşındaydım o zamanlar ve kemiklerim daha bir ince dal hassaslığındaydı.

Ölümlere meydan okuyarak geçen hayatımın her senesinde bir ölüm tehlikesine maruz kaldım. Bir çoğunu sildim hafızamdan aslında. Yani buraya yazacak kadar eğlenceli değillerdi. Ama ölümün soğuk yüzünden sıyrılıp biraz yaramazlıktan bahsetmek gerekirse halamın bana anlattığı bir hikayem var çok hoşuma giden. Bende anımsıyorum o anları aslında.
Henüz dört yaşlarındayken halam sürekli bize gelip giderdi ve her gelişinde elinde bize vermek için getirdiği kurabiyeler, çikolatalar olurdu. Bu çocukken çok hoşuma giderdi. Bana ikram edilen bu kurabiyelerin tadı damağımdadır. Bir  gün halam eli boş gelip girmiş evimize. Alışmışım her geldiğinde elinde kurabiyeler, çikolatalar görmeye. Tabi halam geldi diye sevinip gitmişim kurabiye istemeye. O an halam ne kadar utandığını anlatırken yüzü kızarır sürekli. Yanında olmadığı için bana kurabiye yerine nasihat vermiş ‘ Kimseden bir şey isteme. Olduğu zaman sana getirirler zaten. Ayıptır birinden bir şey istemek’ demiş. O gün bu gündür hakkımı bile isteyemiyorum ya neyse. Halamın verdiği nasihati dinledim elbette. Halam birkaç sefer daha yaptı elleri boş bir halde hatırlıyorum hayal meyal. Bir gün yine boş gelmiş bende gitmişim bakmışım elinde bir şey yok. Halama yanaşıp o anki zekamı konuşturmuşum ve bu benim gurur tablomdur. ‘ Hala  ben kimseden bir şey istemiyorum. Sana söz verdim çünkü. Senden de bir şey istemiyorum ama sende istemeden bir şeyler ver.’ Söylediğim bu sözler halamın utanıp yerin dibine girmesine sebep olmuş. Bir çocuk olarak verdiğim bu cevap benim hep hoşuma gider. Biz bir şey istemezsek bize kim verecek istediklerimizi? Bir şeyi istemek ona sahip olmaya eşdeğerdir. Halamın nasihati hep kulağıma küpe olmuştur.
Çocukluğumun yaramazlıkları bitmez ama çocukluğuma gömülüp kalmayı da istemem. Hayatımın en anlamlı ve en mutlu günleriydi onlar ama babam bana acıyı da öğretmişti. Şimdilerde neden buna karşı dayanıklı olmam gerektiğini çok iyi anlıyorum. Arada çocukluğumdaki gibi mutlu ve yaramaz kişi olmak istiyorum onu da elime yüzüme bulaştırıyorum. Çocukken bütün insanlar sevip başımı okşuyordu oysa. Şimdilerde sarılıp gözyaşı dökebileceğim birine ihtiyacım var. Bazen gözyaşım akıyor sarılacağım biri olmuyor. Sarılacağım birini bulduğumda da göz yaşım akmıyor. Böylece içime içime atıyorum hayatın artıklarını. Kendimi seviyorum fakat kendime beslediğim bu sevgiyi ne zaman biriyle paylaşmak istesem bütün sevgimi çalıp kaçıyorlar.

Özlem öğretmenim bana neşeyi öğretmiştin, başarılı olmayı öğretmiştin ve kişiliğimin mimarı oldun denebilir. Şimdilerde görsen küçük Mustafa’nı öylesine büyüdü ki yaptığı yaramazlıklar artık yakışmıyor suretine.
Ergenlik sivilcelerim çoğaldığında ablam Ayşe olaya el koyardı ve yüzümde hummalı bir çalışma başlatırdı. Nihal de ona eşlik ederdi.Acı içinde kıvranırdım bazen ama yine de hemen her akşam Ayşe ablamın dizine süt isteyen bir kedi gibi uzanıp sivilcelerime savaş açardım.O sıralar tek derdim okuldu. Okuldan çıktığımda ağabeyim ile elektrik işleri yapıyor, kırkından sonra emekli olup inşaat işine atılan babama yardım ediyordum. Onlar sayesinde bir farkım oldu yaşıtlarımdan. Bunun için o insanların haklarını ödeyemem. Ama Orta okul bittiğinde artık yaşımın verdiği bir olgunlukla her şeyi daha iyi idrak edebiliyordum. Kendimi kimseye paylaşmıyor, kalem ve kağıt ile dertleşiyordum. Lise hayatımın her anı bir eğlence, bir şamata halindeydi. İlk okuldaki takdire şayan öğrenciliğim kaybolup gitmişti. Aslında güverte bölümüne girebileceğim halde girmemiştim. Bunun yerine Beykoz Fevzi Çakmak Lisesi’nde okumayı seçmiştim. O lisede adım altın harflerle yazıldı. Duvarlarda yada tablolarda değil. Öğretmenlerin ve öğrencilerin aklında. Bundan on yıl sonra o okula gitsem belki kendimi tanıtsam yine tanıyacaklar beni. O dönemler Özlem öğretmenimden öğrendiğim her şeyi uygulamaya koyuldum. En önemlisi aşık oldum. Gözyaşlarımı paylaşabileceğim bir kız girmişti hayatıma. Ama hayatımın anlamsızlaştığını söylesem gidişiyle yalan olur. Hayatıma girişi bir olay çıkışı bir olay olmuştu. Hayatıma girdiği zamanlar babamı bir kadın ile yakalamış ve onunla çok büyük kavgaya tutuşmuştum. Alt üst olmuştum ergenlikte karşılaştığım bu durum ile. Bilgisayara kilitleniyor ve yazı yazıp duruyordum. İlginçtir o yazıları hiç saklayamadım. Ama her an aklımda kazınmış duruyor. Babamı tehtid edişim, onun el tokadını tutuşum, ona hakaretler yağdırışım. Annemi orospularla aldatmasını hazmedememiştim. Babamın bu fahişelerle iletişimde olmasını sağlayan İhsan’ı Suat ağabeyimle bir güzel dövmüştük. Aslında kavgaya tövbe etmiştim Bilal ile yaptığım kavgadan sonra. Yedinci sınıfta Bilal’in ettiği hakaretleri hazmedemeyip sınıf öğretmenime söylemiştim bu durumu. Korktuğumdan değil de onunla kavga yapmak istemediğimden. Ama söz dinlememişti küçük Bilal. İnatçıydı. Mehmet öğretmenimde kendi yönteminle hallet demişti. Yapmak istemediğim halde kavga etmiştim. Sadece uyarmaktı amacım ama bana saldırmasıyla burnunu parçalamam bir olmuştu. Sonrasında pişman olup tövbe etmiştim. Ama İhsan’ı görünce dayanamayıp saldırmıştım. Ağabeyime attığı o yumruktan sonra ona öyle sert vurmuştum ki sendeleyip duvara yaslamıştı sırtını. O an işte çocukken çektiğim bütün acıların mükafatını almıştım. İhsan otuzlu yaşlardaydı ve on beş yaşında bir çocuğun yumruğu onu sendeletebilmişti. Kavga sonrasında bir de evde babam ile kavga yapmıştık ama hiç el kaldırmamıştım ona. Kızdım, bağırdım, sövdüm ama asla el kaldırmadım.Ne olursa olsun o benim babamdı. Onun spermiydi hücrelerim. Aslında bir sperm kadar değersiziz. O gece annem babamla tartışmış olsa ve aynı yatakta uyumasalar ve babam o gece uykusunda rüyalansa, ben babamın donunda çamaşır makinesine atılıp silinip gidecektim hayattan. Ama bunlar  olmamış ve ben annemin rahmine kavuşmuştum ve milyonlarca kardeşimden daha hızlı davranıp yumurtaya yapışmıştım. Ben tam bir katilim. Milyonlarca kardeşimi ölüme terk ettim o gece. O gece insanlığın en büyük suçunu işledim belki de.

Babama her ne kadar kızsam da onun son anlarında hayatımın en güzel günlerini yaşamıştım. Hayatımda ailemden ve dostlarımdan başka kimse yoktu. Onlar ile geçiriyordum vaktimi. Ne sınavlar ne üniversite umurumda değildi. Dilara,Sedef,Elif ve Yalçın ile görüşüp eğleniyor, Mustafa ile müzik yapıyor, Ardıl ile sohbet ediyor,sevdiğim kızın hayali sevişiyordum.Hayatım böyle hoş şeylerin tam ortasındayken babam ile Rize’ye yola çıkmıştık.Babam ile yaptığım son seyahatti bu. Çocukluğumun ve güler yüzümün son günleri gibi gelmişti en başta. Babamın nasıl olduğu bilinmeyen ölümünün yara izleri ailenin bütün üyelerinde mevcut. Çürüyen bedenine baktığım gün aslında ne kadar zorlu bir hayata mensup olduğumu keşfe çıkmıştım. Yolcuğum izbedi ve karamsarlık, bunalımlar, sinir krizleri içersinde geçmişti. Sonucunda daha aydınlık ve çocukluktan ve çocuklardan uzak bir karaya yanaşmıştım. Ayak bastığım bu karada midemi bulandıran denizlerin sallanışı değil de insanların sahtekarlığıydı. Babamın ölümüyle görmüştüm insanların gerçekteki yüzlerini. En güzel suretin bile artında çürümüş  ve kurtlanmış yüzler vardı. İnsanlığı babam ile öldürdüm ben. Saygımı, terbiyemi ve özgüvenimi… Babam ile birlikte Eda’yı da öldürdüm. Aslında o beni öldürmek istedi ve bende saçımı sakalımı kestirdim. Sonra küpe taktım kulağıma. Biliyorum babam çok kızardı buna. Ama kulağıma küpe olsun bir daha böylesine bir aşk zırvasıyla uğraşmayacağım ve bu küpe ile hayatım boyunca çalışacağım. Kimse bu küpeyi neden taktığımı da bilmiyor. Ben mahallemde yürürken bana gösterilen tepkilere siktir çekebilmek için de taktım bu küpeyi. İnsanların sahtekarlıklarını unutmamak için. Bana insanların değersizliğini hatırlatması için.Öğrenci olduğum için yada kızların hoşuna gitsin diye değil. Tam aksine o küpeyi taktım herkese nasıl bakmam gerektiğini hatırlamam için. Dünyadaki insanların fahişeliklerine boyun eğmemen gerektiğini hatırlamak için ve en önemlilerinden biri ise ailemi asla diğer insanlarla karıştırmam gerektiğini hatırlamam için. Çünkü artık unutuyorum her şeyi. Günlerimi unutuyorum, saatin kaç olduğunu, ayın kaçı olduğunu ve kimin ölüp kimin yaşadığını unutuyorum. Benim için kıyamet babamın ölümü ile koptu. Artık cehennemde cezamı çekiyorum sadece. İnsanlık babam ile öldü ve hayvanlarla bir arada yaşayıp aynı sofrayı paylaşıyorum hepsi bu.
Babamın ölümünden sonra çok kez öldürdüm kendimi. Fikirlerimi öldürüp yeniden doğdum. Bu çok zaman aldı elbette. Tersanede kedi köprüsünde akrobasi yaparak ölüme meydan okudum. 360 walt elektrik ile saçlarıma fön çektim.Yine de ölmedim. Tılsımım beni hep korudu ölümden. Sonra ölmek için uzun yollar yürüdüm ve öldüm sonunda yollarda. Yeni bir ben doğdu ölümümden. İçki içiyor, esrar kokluyor, kadınları sex objesi olarak görüyor ve sokaklarda yatıp plansız yaşıyordu bu ben. Bir süre esiri oldum bu benin. Babamı hatırladığımda daha çok içiyor daha sapık oluyor kadınların göğüslerine ve kalçalarına bakıyor ve bazılarının kıçlarına şaplak atıyordum. Böyle bir duygusal çöküş döneminden sonra üniversite başladı derken, sevmedim Denizli’yi. Bir tek Erçin’i sevdim orada. Adam gibi adamdı. Her şeyden önce iyi içerdi ve dinlerdi. Denizli’de çalışkan öğrenciyi oynayıp Eskişehir’e yatay geçiş yaptım ve burayı sevdim. Porsuk Çayı kenarında oturup yıldızlara serenat yapmak tek zevkim buradaki. Esrar kokan caddelerde yürürken kafayı bulmamak imkansız. Burada öğrencilerin açlıktan nefesi kokuyor ama nefeslerinde esrar var, belli ki herkes parasıyla esrar yiyor.Tabi bu ekmeğe göre biraz pahalı bir yiyecek para yetmiyor. Sonucunda aç kalıp güvercin gibi sokaklara dökülen kırıntıları topluyorlar, caddede yürüyenlerden sigara isteyip ateşliyorlar. Burada kendimi çok daha farklı ve kültürlü hissediyorum. Şehir benim ruh halimi sergiliyor sokaklarda. Kimi yeri çok karamsar, kimi yer çok hayalperest, kimi yer canlı müzikle eğleniyor, kimi yer entelektüel kitap kokuyor. Bu şehirde hüzünde oluyor son baharda. Yapraklar normalden biraz daha turuncu oluyor. Kahverengiye çalık bir turuncu. Şeker fabrikasının pis kokusu kaplıyor sokakları. Bana ölümü çağrıştırıyor bu koku. Akşamları daha da belirginleşiyor. Bu yüzden akşamları kulaklığımı takıp müzik eşliğinde Eskişehir’i turluyorum. Kulağımda bir küpe var ve asla ölümü unutmuyorum. Babamın nasihatlerini küpe yaptım kulağıma ve çıkarmıyorum.
Geleceğim hakkında planım yok. Bu huyumu Gelibolu’ya yürürken edindim. Bu yürüyüşte bana yeniden can veren kuzenim Volkan’a herkesten çok teşekkür etmem gerekiyor biliyorum ama teşekkür etmiyorum çünkü onunla uzun bir hayat paylaşacağız bunu teşekkür ederek geçiştiremem. Bu ona haksızlık olur . Bizim bağlılığımıza aykırı bir durum.

Bir tavsiye versem küpe olur mu kulağa bilemem. İnsanların ne söyledikleri değil de sizin ne düşündüğünüz önemli. İnsanlar bilmedikleri şeyler hakkında da konuşurlar. Dini bile kendilerine yorabilen bir kalabalıktan bahsediyorum. Fonksiyonsuz binlerce insan fonksiyonlu iki insanın yaptığını yapamaz. Bu yüzden çok fonksiyonlu bir aşk  yaşayın yaşayacaksanız. Her pozisyonda becerin hayatı. Bırakın hayat fahişeliğine devam etsin. Siz de nasiplenin bu fahişelikten. Kendi payınıza düşen pozisyonu en iyi şekilde değerlendirin. Ama geciktirici kullanmayın. Hayat geç kalmaya gelmez ve yemeyenin malını yerler. Bu ata sözlerini söyleyenler gözlemlemiş elbette söylerken. Bir kadını arzuluyorsanız bunu ona açıkça söyleyin size en fazla terbiyesiz deyip tokat atar. Bu biraz canınızı yakar ama o da sizin gibi bir insansa size karşılık verir ve bütün pozisyonları fotoğraflar bilinç altınız. Biri ile yatma ihtimalin yatmama ihtimalinle eşit. Dengeleri bozmak için çalışmak lazım.
Hayatın her anında acılarımızı bastırmak için yapmamız gereken tek şey. At gözlüğümüzü takıp çalışmak olacak. Amelelik değil bahsettiğim. Eğer arzun varsa ona ulaşmaya çalışacaksın. Muhakkak ki çok istenilen bir şey sizin olacaktır.
Sizin olmayan ise sizi ilgilendirmiyor demektir. Bunun için zırlamayı bırakıp işe koyulmalısınız. Sekste olduğu gibi pozisyonlar zordur ama verdiği zevki başka hiçbir şeyden alamazsınız.Siz hangi pozisyonu seviyorsunuz?
Mustafa Aksoy
4-5/01/2013


"Yes, I Would Love another Glass of Tea" Kitabı Üzerine


Bir bardak çay ile neleri değiştirebileceğinizi hiç düşündünüz mü?
Ben henüz emeklemeye başlarken çay ile yanmıştım. O çay sağ kolumda derin bir yanık izi bıraktı. Öncelikle vücudumun şeklini değiştirmişti. Sonra büyüdüm ve aslında vücudumun şeklinin yanında insanlara bakış açımı değiştirdiğini fark ettim. Herkes bana o yanık izini soruyor bende inatla kısa kollu giyiyordum. Çok kişi dövme yapıp kapatabileceğim düşüncesini ortaya koyuyordu. Ben aptallığıma kızıp, “ Tüh! Nasıl da aklıma gelmedi?”deyip gülüp geçiyorum.Çünkü olması gereken tam olarak buydu. Aslında bir bardak çay daha çok şeyi değiştirebiliyor. Ben vücudumda ve kişiliğimde olan bu değişimi çaya borçluyum.

Amerikalı yazar ve kütüphane görevlisi Katherine Branning’in yazdığı Bir Çay Daha Lütfen kitabını okuduğumda, gerçekten çayın insanların hayatlarını, toplumların birbirleriyle kaynaşmasını, dostluğu ve aşkı pekiştirdiğini gördüm. Bunun için Katherine Branning’e saygı duyuyorum.
Yazılanlar ve çizilenler bir yana toplumumuz su gibi çay tüketiyor. Bunun nedeni ise çayın her yerde ikram edilecek ilk şey olması. Bizim ülkemizde çok eskiden beridir var olan misafirperverlikte ilk ikram çaydır. Basittir  fakat gururlandırıcıdır. Aleminyum demlikle közde yapılan çayın tadı bir başkadır. Ya da bakır semaverlerde…  Çayı hazırlarken o siyah yaprak kurularına su dökmekten daha fazlasını yapmak gerekir. Gelen misafiri mutlu edeceğine inanıp çaya sevgi katmak gerekir. Çay hazırlarken en duygusal anlardan birini yaşamak gerekir.
Ben Karadeniz çocuğuyum ve çay hazırlamakta iyiyimdir. Çünkü ben çayı içerken mutlu olduğumu biliyorum. Belki onlarca kez beni yakmıştır ama aşk ile onu içiyorum. Çünkü bana ne kadar acı çektirirse çektirsin onu içerken çektiğim acılardan daha fazla mutluluk hissediyorum. Çayı hazırlarken en sevdiğim türkülerle yakıyorum ocağı. Demlikten tüten buharla ellerimi ısıtıyorum. Çaydan aldığım ilk yudumla eriyor ağzımdaki şeker. Doğuda bunu kıtlama ile yaparlar ama yokluk işte kıtlama şeker bulamıyorum.
Bu sabah içtiğim çay ile ayağım  da yandı. Şükürler olsun ki çok fazla bir şey yok. Ona rağmen şu anda yanımda buharı üstünde bir bardak çay var. Küçük bir bardak. Katherine’nin dediği gibi laleyi andıran bir şekli var.
Bir bardak çayın neleri değiştirdiğine dönecek olursak buna en güzel örnek yine Katherine’nin kitabından olacaktır. Bu kitap çayı çok güzel tanıtmış. Her ne kadar kıtlamadan bahsetmesede…
Yazar yazdığı kitap ile Türkiye’de dikkat çekip Rize’de bir bakan tarafından isminde değişiklik yapılmıştı. Katherine artık bu ülkede Kadriye olarak anılıyordu. Kendi de sevmişti bu ismi.
İşte bir çay insanın ismini bile değiştirebiliyor.  Batının toplumumuza bakışındaki yanlışlığı düzeltiyor ve insanlar arasındaki bağı ve samimiyeti kuvvetlendiriyor. Bu yüzden çay başlı başına bir dildir. Merhaba demenin en kolay yoludur.
Herkese benden bir bardak çay diyor ve huzurlu günler diliyorum.

Mustafa Aksoy

Eskişehir Akşamları


Bir yıla yakın süredir bu şehirdeyim ama hala alışamadım sanırım bu şehre. Geldiğimden beri övülen Sazova’ya henüz gitmedim. İşin aslına bakılırsa pek merak da etmiyorum nedense. Aslında oradaki korsan gemisini görmek istiyorum da sanırım üşeniyorum.
Tahmin ediyorum bu şehrin insanlarının çoğu bu düşüncem için bana aptal muamelesi yapacaklar ama özür dileyerek söylüyorum Eskişehir Sazova’dan ibaret değildir.

İki akşamdır havanın bozuk olmasına rağmen Şirintepe’den çıkıp Odunpazarı’na kadar yürüyorum. Sebebi yok. Ruhumun sıkıldığını hissediyorum ve yürümek bana sindirim sistemi gibi geliyor. Ruhun sindirimi.
Odunpazarına giderken aslında yüzlerce kez gördüğüm yerlerin akşamları başka bir güzel olduğunu fark ettim. Hamam yolu caddesini boylu boyunca yürüyünce hiç farkına varmadığım o parkın büyüsüne kapılmıştım. Çok keyif verici bir andı o. Kulağımda Norah Jones  Turn Me On şarkısı yükseliyordu ve benim keyfime diyecek yoktu.
İşin ilginç kısmı şu sıralar Norah Jones ve Patti Smith hayranlığım fazlasıyla arttı. Neredeyse tuvalette bile onları dinleyeceğim. Bir Bülent Ortaçgil gibi ilaç olamıyorlar belki ama dinlerken çok keyifleniyorum.
Hamam Yolu’ndan çıkıp biraz daha ilerleyince Atatürk Lisesi’nin oradan sağa dönüp biraz yürüyüp tekrar sola döndüğümde , gündüz görüp aşık olduğum o eski evlerin akşamları çok daha nostaljik görüntüsü karşısında kendimden geçmiştim.
O an hayal ettim. O evde gaz lambasının ışığında oturup babam ile karşılıklı rakı içsem ne keyifli olurdu diye. Hay aksi yine gözlerim doldu. Bundan nefret ediyorum işte. Neden sulu gözüm ben böyle. Altı üstü bir kadeh içemedik karşılıklı. Çok mu büyük dert!

Bu konuları da hatırladığım için dönüş yolu biraz daha hüzünlü olmuştu. Ama ikinci akşam aynı duyguyu yaşamadım . Bu sefer kendimi tutmuştum.

Beni bu şehirde etkileyen şey kalabalıklığı yada öğrenci çokluğu değildi. Sanatı,kültürü, mimarisi vs hemen her şey etkiliyordu. Özellikle Adalar’daki Porsuk! Ölürsem oraya gömüleyim isterdim. He bir de cenazemde Pink Floyd - Shine On You Crazy Diamond çalsın lütfen! Yoksa ölmem ha!

Huzurlu ömürler…
Mustafa Aksoy
11.12.2012

Bekle E mi?


Denize hasret martılar gibiyim. Kanatlarımı özleminin hasretiyle yaktım,  hızla sana tütüyorum.Rüzgarıma  selam veriyor saçların, önce onları çekiyorum ciğerlerime ve sonra gözlerini öpüyor kirpiklerim.Sana susuyor dudaklarım.  Dudaklarını ağzım kulaklarımda şehvetle gözlüyorum. Yasak bakışlar sergiliyorum gözlerine. Diken diken olup batıyor yüreğime kirpiklerin.Yorulup omzuna tünüyorum. Saçların gözlerime çimcik atıyor, sonra mis kokularla alıyor gönlümü. Bu tavrını seviyorum bedeninin. Gözüm arkada kalmıyor sonra . “Kanatlarını ona açan bülbüle kendini koklatmayan bir gül, hangi kargayla ihanet edebilir ki ona?”
Yine ciğerime soludum hasretini…Şimdi gidiyorum ve dönüşüm muamma.
Ama sen yine de bekle e mi?

Ben Geldim


Ben geldim sevgilim. Saman yolundan kopup geldim. Dört nala koşup atmosferi aşıp geldim. Kadınım ben geldim. Rujlu dudaklarına bir damla şarap ile geldim. Kirpiklerine hamak kurup gözlerinle yatıp geldim.

Sana kimselere imrenip gelmedim ben. Sana kaplumbağaların sırtında, tavşanları geçerek geldim. Öylesine imkansızdı ama ben geldim. Anka kuşunun kanadına bağladığım düşlerimi göbek deliğinin çıkmazından çıkardım da geldim.
Yoksa hiç mi özlemedin? Oysa özlem aşkın közüdür. Kor olur yanarsın  ve sevdiğine dokunduğunda anlarsın, yanarken acımazsın. Sadece özlersin.
 Sana Mecnun gibi dağları aşıp gelmedim ki sevgilim. Sana Musa’nın Nil’i bölmesi gibi kıtaları koşup geldim,okyanusları aşıp geldim. Uçakların kanatlarına gül takıp pilotlarına bakıp geldim. Göç eden leyleklerle arkadaşlık yapıp geldim.

Hem ben hiç aşk yaşamadım ki. Ama koluma aşkların en büyüğünü takıp geldim. Heybeme aşk dolu sözcükler de koymadım üstelik.Sepetime aşkı koyup geldim. Yıldırımlara parmak uzatıp aşkınla şarj olup geldim. Gök gürültülerini susturup aşktan konuşup geldim.

Sen yağmur yağıyor diye yüzünü gökyüzüne çevirirken ben bulutları göz yaşlarımı yağdırmalarına ikna edip geldim. Güneşe sırtını dönüp masaj yaptırırken ben rüzgara engel olup geldim.
Yaz demedim, kış demedim, Kuzey ,Güney, Asya , Afrika demedim. Saman yolunu terk edip geldim.
Bana sarılmayacak mısın?

Mustafa Aksoy
13.12.2012