26 Ocak 2013 Cumartesi

Otobilmiyografi


Adımın,cinsiyetimin,nerede doğduğumun ve kaç yaşında olduğumun hiçbir anlam ifade etmediği bir yer burası. Burada kimilerine lüks hayatlar vaat edilmiş. Kıçlarını jakuzinin hava kabarcıkları ile zevke getiren insanlar onlar.Onlar dönüme tekamül edebilecek büyüklükte evlere sahip olup yalnız yaşayan ve paranın tutsağı olmuş insanlar. Mutlu sonla biten masajlarını paralarına borçlu olan insanlar. Son model arabalara binip fakirhane otobanlarda zengin bir hız ile seyir eden insanlar. Restoranlarda garsonlara hakaret etme hakkına sahip olan ve hiçte mütevazi olmayan insanlar. Kılsız kıçlarını yalayan binlerce dostları olmasına rağmen yine de kıçlarını tuvalet kağıdı ile temizleyen ve bunu ceplerindeki kabarıklığa borçlu olan, saksılarında çiçek değil de marjuana yetişen modern olarak tabir edilen ve en çağ dışı yaşayan insanlar. İnsanlıktan nasibini almamış iki ayaklı yaratıklar.
Bir de bu insanların tam aksi yaşayan hayatlar var. Yaşıyor demek ne denli doğru olur bilemiyorum. Çünkü bu insanlar şehrin en varoş semtlerinde yaşayıp sobalarda ormandan topladıkları odunları yakarlar ısınmak için. Doğalgaz onlar için lükstür. Her sonbahar ailecek toplanıp ormana odun avına çıkarlar.Kimisi bir kucak,kimisi bir tek dal, kimisi ise bir çuval odun bulur. Sonbahar bu uğraşlarla geçer onlar için. Onlar için boş zaman diye bir şey yoktur. Zamanın kıymetini bilirler ve kısa süre dinlenirler. Uykularında ertesi günün planını yaparlar. Bu insanların kıçları soğuk su ile banyo yapmaktan mora çalar bazen. Kiminin bir evi bile yoktur. Ama asla yalnız değillerdir. Hatta bazılarının aileleri çok kalabalıktır. Paraya tapmazlar, aile ve dostlar onlar için en önemli şeydir. Komşuluğun bitmemiş olduğu varoşların beyefendileri, hanımefendileridirler.Her zaman mütevazidirler ve ekmeği yerde gördüklerinde öpüp alınlarına koyarlar. Nimet onlar için oksijen kadar değerlidir. Bu yüzden az konuşup çok çalışırlar. Verilen oksijeni çalışarak değerlendirirler.
Bu bilinçte olduğum için ailemi hiç yadırgamadım. Tanrının vermiş oldukları ile yetinmeyi bilirdik. İstanbul’un en nezih, doğa ile iç içe olan semti olan Beykoz’un varoş mahallerinde büyütüldüğüm için hiç kızmadım onlara. Çünkü ben orada modern yaşam dedikleri mereti de tattım ilkel yaşamı da. Orada kestane ağaçlarından düşen kestanelerin nasıl toplandığını, dağlarda domuz avına nasıl çıkıldığını, kışın poşetlerle kaymanın ne kadar zevkli olduğunu öğrendim. Ayşe teyzenin bahçesindeki kiraz ağacına dalıp ishal olana kadar kiraz yemenin tadını hiçbir tatla kıyaslamamam gerektiğini öğrendim. Aileme bu kadar güzel bir hayat bahşettikleri için nasıl kızabilirim ki? Onlar benim çocukluktan gelen zararlarıma karşılık sevgi verdiler bana. Hakları nasıl ödenir bilemiyorum. Ekmek almaya para bulamazlarken çocuklarını yani biz altı kardeşi okutmayı başarabildiler. Bu insanlar zengin değildi. Şahane işlere, son model arabalara ve dönümlük evlere sahip değillerdi. Onların sahip olduğu şey daha değerliydi. Onlar sadakate, özveriye, çalışkanlığa ve her şeyden önemlisi inanca sahiplerdi. İnançları onlara daha çok sabır ve daha çok çalışkanlık verdi. Annem ve babam… Her çocuğun gözünde bir süper kahraman vardır ve benim süper kahramanlarım onlardı. Mesela ben her şeyden çok anneme aşığım. Onun göz yuvalarına gizlenen boncuk gözlerine aşığım.Elmacık kemiklerinin arasına sıkışmış, ince hafif uzun burnuna aşığım. Bana bakarken yüzündeki sevgi belirtilerine aşığım. Beni dört yaşıma kadar emzirişine aşığım. Ağladığımda saçlarımı okşayıp bağrına basışına aşığım. Hiçbir kadından böylesine fedakarlık ve böylesine bağlılık görmeyen ben, ondan başka bir kadına aşık olabilir mi?
Babama gelince, o harika bir adamdı. Tam bir beyefendi, yardımseverdi. Varoş mahallemin insanlarının ihtiyaç duyduğu anda yanlarında olan bir insandı. Haktan ve hakkından ödün vermezdi. Kanunsuzlarla ve hak yiyenlerle kanlı bıçaklıydı her zaman. Ölüme göğüs gerip sevdiklerini korurdu. Korkusuzdu. Çekilen silahların üstüne yürür, verilen bir canı da Allah’a teslim ederdi gerekirse. Hiç göstermezdi sevgisini bize. Sürekli çalışmamız için çaba sarf ederdi. Kızardı hatta. Eski kafalıydı evet.Bildiği bildikti. Yargıları kolay kolay değişmezdi. O hayatı okuyarak öğrenenlerden değil de yaşayarak öğrenenlerdendi. Çok küçük yaşlarda ailesinden kopup İstanbul’un  izbedi hayatına yaslamıştı sırtını. Yaşayarak öğrendiği için tecrübeliydi ve her konuda bilgisi vardı. Ama hiç gelip çocuklarıyla bilgilerini paylaşmazdı. Belli ki bizim de onun gibi yaşayarak öğrenmemizi istiyordu. Yaşayarak öğrenmek acı çekerek gerçekleşiyormuş bunu babam sayesinde öğrendim.Babam bunları öğrenmemiz için oturup başımızı okşamazdı. Sevgi ile büyüyen bir çocuk acılar karşısında daha zayıf oluyormuş. Yaşadım, acı çektim ve hala yaşıyorum. Ama artık acılar azalıyor, uyuşmalara bırakıyor kendini. Sonra mı? Sonrası her şey tatlı bir anı olarak yerleşiyor bilinç altına. Yaşamaya devam ediyorsun ve acılara katran bağlıyorsun. Hiçbir acı yakmıyor canını. Bu sefer acılarını özleyip biberlere saldırıyorsun. Baharat dokunuyor sana basur oluyorsun. Böylece küçük acılarla kandırıyorsun kendini. Ben babamın oğluyum. Eski kafalı değilim ama çağdaş olduğum da söylenemez. Benim  ve benim gibiler için aile her zaman gerici gelmiştir. Onlar baskıcı, onlar çocuklarına eziyet eden ve onlar imkan sağlamaktan yoksun. Bu düşüncelerimin çocukluğundan utanıp boyun büksem de her şey geride kaldı artık. Geri sarmaya başlarsam anlatabilirim. Ne dersiniz bir ben doğmuşum hatırlayalım mı?

                                                                        …..














Mayıs’ın on dokuzu sabahı, Atatürk’ün doğum günü kabul ettiği gün, O’nun Samsun’a ayak bastığı ve Türk milletini esaretten kurtardığı günün yetmiş iki yıl sonrası aynı gün. Gecenin karanlığında Elmalı’nın kuytu kenarındaki mütevazi evde kala kalmış bizimkiler. Sonra Yıldız Ebe yetişmiş annemin imdadına. Annem sancı içinde inlerken babam ona telkinler veriyormuş. Ben ise anamın rahminde bütün olanlardan habersiz mahpustan çıkmak isteyen bir suçlu gibi parmaklıkları dövüyorum. Ana rahmim artık çok küçük geliyor, kapıları tekmeliyorum. Verdiğim eziyeti şu ah hissedebiliyorum. Kolay değil beş buçuk kiloluk bir tosun doğurmuş annem. Kucağına verdiklerinde ki şaşkınlığı hala yüzünden okunur. Zavallı anneme verdiğim eziyet hiç bitmemiş ki. On bir aylık bebekken emeklemeye başlamışım. Tabi sevinmiş bizimkiler fakat emeklemek demek yaramazlığa başlamak demek. Bir demlik çayı içebilir mi bir bebek? İçemez elbet. He bir de köken Karadeniz olunca çaya karşı bir sempati var kanımızda. Gidip kuzinenin (Karadeniz yöresine has dört ayaklı olan ve sacdan yapılmış soba) üstünden çekmişim demliği üstüme. Annem mutfakta yemekle uğraşıyor, babamsa evin önünde her zamanki gibi vaktini boşa geçirmemek için tadilat yapıyor. Çığlığı basınca toplanıyor ahali haliyle. Yanmışım en yüksek derece ile. Kolum hala daha çocukluğumun izi içinde. On sekiz gün annem hastanede benimle yatmış. Ben bir ağlamışım o bin ağlamış. Ailenin beşinci çocuğu olduğum için tecrübeli olan annem yine de sabretmiş. Cennet diğer annelerin ayaklarının altında mı bilmiyorum fakat benim annemin ayağının altında olduğuna eminim. Koruyucu meleğim o benim.On sekiz gün sonunda tedavinin yapılış şekli hoşuna gitmemiş ve kaçırmış beni hastaneden. On sekiz gün boyunca sağ kolumdaki deriyi her gün kazımışlar. Beş buçuk kilo doğdum diye mi yaptılar acaba diye düşünüyorum. Şimdi iki kolumu kıyaslıyorum sağ kolumdan alınan derilerin eksikliği bariz belli oluyor. Yine de sağ kolumu sol kolumdan çok seviyorum.
Çocukluktan bahsediyoruz madem devam edeyim. Annem beni dört yaşıma kadar emzirmiş. Üç yaşıma kadar sadece bana süt veren annem üç yaşımdan sonra yeni doğan kardeşim Halil İbrahim ile bölüştürmüş sütünü. Daha bir yaşına girmeden yandığım için hiç eksik etmemiş benden sütünü. Ölümün eşiğinden dönen bir bebekmişim. Ben ölüme karşı tılsımlıyım herhalde. Çokta garip bir çocukmuşum. Hayal meyal hatırlıyorum bazı kareleri. İki yaşımda kuzenlerim Volkan ve Yusuf ile erkekliğe ilk adımı atıp sünnet olmuşuz. O günden hatırladığım tek şey; sünnet olduktan sonra benim yatağın üstünde zıplayıp durmam. Tabi akşamı acı içinde attığım çığlıklar kulağımda yankılanıyor hala. Garipliğim bunlarla sınırlı da değil. Altı yaşıma kadar çıplak gezdiğimi biliyorum. Eğer bundan on beş sene önce kadar Elmalı sokaklarında çırılçıplak bir çocuk gördüyseniz emin olun o çocuk benim. Arada yine çıplak gezerim ama artık eskisi kadar masum değil çıplaklığım. Küçüklüğümde ilginç şeyler yaptığımı biliyorum. Dört yaşında köyün en cimri adamı Bebek Ali’nin evinin orada yolun ortasına oturmuş oyun oynarken, yoldan geçen bir mikser (harç kamyonu) beni son anda fark etmese şu an bunları yazamıyor olacaktım sanırım. Ama o an öyle ani olmuş ki her şey, bunu Bebek Ali’den dinleyince ‘vay be’ diyorum. Aracın şoförü o an soğuk kanlı davranıp üstümden geçmiş. Kamyonu üstüme ortalamış ve ben o devasa lastiklerin arasına girmekten kurtulmuşum. Bu olay benim ölüme tılsımlı olduğum hissini daha da kuvvetlendirdi. Olaylar silsilesi hiç bitmedi bende ve bitmeyecekte. Artık büyüyordum ve mahalledeki arkadaşlarım ile yaramazlıklar yapıyordum.Mesela ilk hırsızlığımı babamın cebinden para çalarak gerçekleştirmiştim. Kuzenim Yusuf ve mahalleden arkadaşım olan Zafer ile babamın cebinden küçük miktarlarda paralar almıştık. Zafer ve benim aksime Yusuf büyük miktarda bir para almıştı. O zamanın parası ile beş liraydı. Yani şöyle ki o zaman ekmek şimdiki gibi bir lira değil de on kuruş idi. Tabi bu hırsızlığımızın sonucu olarak babamın tabanları altında ezilmiştim. Evden kaçıp amcamda kalmıştım. Orada bulunduktan sonra diğer amcamın oradaki inşaata sığınmıştım. Yusuf’ta bana eşlik etmişti. Yanımızda bizim kadar yavru iki de köpek vardı. En az bizim kadar çocuklardı. Sütten yeni kesilmiş oldukları ağız kokularından belliydi. Bir gece o yavrularla sarılıp uyumuştuk. Şimdi anlıyorum hayvan severliğimin nereden geldiğini. O köpekler gecenin soğuğunda yanımızda uyuyup tüyleri ile bizi ısıtmıştı. Bizimki de yaramazlık ya eve gitmemek için her şeyi yapıyorduk. Hasıl kelam yaptığımız o hırsızlıktan sonra evdekilere verdiğim güven sarsılmıştı. Yaşım henüz beş idi bu yüzden kimse kırgınlığı uzatmamıştı. Kendilerinde bulmuşlardı suçu. Hırsızlığın kötü bir şey olduğunu öğretmemişlerdi ki. Ben henüz iki-üç yaşlarındayken babamın küçük bakkaliyesinden yiyecek aşırırken yakalanıyormuşum ve kimse azarlamıyormuş. Ben bu sahneleri hatırlamayı çok istiyorum fakat hatırlayamıyorum. Beş yaşında yaptığım hırsızlığın suçlusu ben değilmişim de onlarmış gibi davrandılar bir süre. Sonucunda annem bana hırsızlığın ayıp olduğunu ve suç olduğunu söylemesi beni bu davranışımdan vazgeçirmese de uzaklaştırmıştı. En son hırsızlığım evimizin altında bakkal açan Kenan amcanın buzdolabından Link çalmak olmuştu. Bir daha da hırsızlık yapmadım. Öyle ki öğrencilik hayatımda kopya bile çekmedim neredeyse. O da hak hırsızlığıydı bana göre.Gerçi o zamanlar hiçbir şey hırsızlık değildi ki bana göre. O buzdolabında duran linklerden bir tanesi benim hakkım olabilirdi elbet. Yaptığım bu küçük hırsızlıkları duyan bana kızmıyordu. Sanki o linki benim almam için oraya koymuş gibi davranmıştı Kenan amca. Seviliyordum herhalde. O zamanlar sadece hırsızlık değildi benim için anlam ifade etmeyen. Bir de annemin deyişiyle zelzele vardı. 17 Ağustos 1999’da ilk defa duyduğum bu kelime ölüm ile yaşam arasında çınlamıştı kulaklarımda. Gecenin ortasında annemin panik halinde yatağımın başına gelip ‘oğlum kalk zelzele oluyor!’ deyişine hiç anlam verememiştim ama o beni kucakladığı gibi dışarı çıkarınca anlamıştım. Kötü bir şey olmuştu. Çünkü bütün mahalle korku ile ve uykulu gözlerle, kimisi üstüne hiçbir şey almadan geceliği ile kimisi ise kucağını doldurup lüzumsuz şeylerle dışarı çıkmıştı. Ama herkesi bir yana bırakıp babama bakınca işte o zaman benim ailemin diğerlerinden farklı olduğunu anlamıştım. Henüz yedi yaşındaydım. Babam altı çocuğu olduğu için herkesi çıkarana kadar eve girip çıkmıştı. Herkes korkudan apartmanlardan uzaklaşmaya çalışırken o adeta ölüme meydan okuyup çocuklarını kurtarmak için çabalıyordu. Oysaki sadece sallanıyorduk.Bana oyun gibi geliyordu. Çünkü zelzele ne bilmiyordum. Anneme soruyordum o da ‘ zelzele işte ne olacak?’ diye cevap veriyordu. Hala daha öğrenemedim zelzelenin ne olduğunu. Anneme sorsam acaba şimdi söyler mi zelzelenin ne olduğunu? O zamanları zihnimin kuytularından hiç silmeyeceğim. Binlerce insan ölürken ve acı içinde aileleri baygınlık geçirip sinir krizleri geçirirken, bana her şey oyunmuş gibi geliyordu. Çünkü artık gece sokakta yatıyorduk ve o an yıldızların çokluğu hoşuma gidiyordu. Şimdi gökyüzüne baktığımda hiç o kadar yıldızı bir arada görmüyorum. Oysaki o zamanlar sevmiştim ben yıldızları. Gökyüzüne baktığımda huzur bulma alışkanlığım oradan geliyordu. Ama bana huzur veren gökyüzü bir başkası için ölüm kokuyordu.
Artık büyümeye başlamıştım. Yaşım yedi olmuştu ama bedenim dört yaşındaki bir çocuğa aitti. Bu durumun değişmesi küçük ağabeyim Suat sayesinde oldu. Yaramazdım ve ceza hak ediyordum. Dayak yiyordum. Yaptığım her yaramazlığın sonucunda yüz şınav cezası, yüz mekik cezası gibi cezalar alıyordum. Suçun büyüklüğüne göre bu miktar iki yüz elli yada beş yüz oluyordu. Fakat çekebildiğim kadarını çekiyordum. O zamanlar ağabeyime çok küfür ediyordum. Çok kızıyordum  ve hiç sevmiyordum onu. Ama aslında onun yaptığı şey benim gelişmeme yardımcı oldu. O bunu sırf egosunu tatmin etmek için yaptı belki. Çünkü babamdan çok dayak yemişti. Babamdan gördüğü gibi davrandı bana da. Sonuç olarak bana çok faydası oldu. Şiddet karşıtı olduğum konusunda hiç şüpheniz olmasın. Ama insan kendine bir şekilde şiddet uygulamalı. Acıya dayanıklı olmalı. Çünkü dünyanın düzeni bozuluyor ve ahlaksızlıklar çoğalıyor. Bir gün ailenden birine bir zarar verilirse bunu kanunlar çözmeyecek buna inanıyorum. Kanunlar haklının değil de zenginin yanında. Bu gün adam öldürmek bile hafif bir suç. Tecavüzün cezası affedilebiliyor. Hırsız evine girdiğinde onu yaralarsan sen suçlu oluyorsun. Bunu kanunlar sağlıyor. Kanunlar suçların çoğalmasını ve halkın devlete boyun eğmesini sağlıyor. Oysa ki inancımız olan İslam dininde kısasa kısas diye bir kanun var. Hırsızlık yapanın eli kesilir. Bu kadar nettir. Adam öldüren idam edilir. Bu gericilik değildir. Bu kanunlar bir kere uygulasalar bir daha o suçu işleyen olmaz. Toplum içinde huzur olur. Kanun bu denli suç yanlısı iken sen kendi kanununu oluşturmak durumundasın. Ağabeyim bana bunu zorlu yollarla öğretti ve bu gün küçük vücuduma rağmen kendimi savunamadığım hiçbir yer olmadı. Evet  şiddet son çözümdür. Önce konuşarak çözülmeye çalışılmalı. Sabır da ailemin öğrettiği bir kavramdır. Bütün olaylar karşısında sabırlı olmalı ve son ana kadar dayanmalısınız. Acele hareket etmek insana zarar verir. Ama şiddet ne denirse densin tam anlamıyla kötü değildir.
Kontrollü insanlar olabilmek için sürekli sinirlenip sakinleşmek gerekmez. Biraz okumak, biraz entelektüel olmak yeterli. Şöyle ki ailemde hep sinir hastalığı var olmuştur. Bende de mevcut bu durum. Çok çabuk sinirlenip kontrolden çıkabiliyorum. Fakat bunu değiştirmek için sürekli okuyup farklı şeylerle uğraştığım için ve olaylara pozitif yönleri ile baktığım için kontrolü hiç kaybetmiyorum. Bu psikolojide insancıl psikoloji ile anlatılıyor olabilir. Burası ile ilgilenmiyorum. Ben çocukluğumdan bu yana hep şiddetli ortamlarda büyüdüm. Sokak kavgalarında hep galip gelen olurdum. Bir tek ağabeyime mağlup olurdum. Çünkü saygıyı anne ve babamdan öğrendim. Ağabeyime asla saygısızlık yapmadım o zamanlar.
Yedi yaşımda koltuk altımdan ameliyat oldum.Şimdi bakıyorum da yedi yaşımda ne kadar çok şey yaşamışım. Yine bir yedi yaş gününde babamın arabası ile oynarken, bayır aşağı olan arabanın vitesini boşa alıp el frenini indirmiştim. Araba kaymaya başlamıştı. Eğleniyordum o an ama yolun sonunda bir dere vardı ve o dereye düşmeme az kalmıştı. O an babamın araba kullanırken yaptığı hareketlerden birini yaptım. Frene bastım. Araba durmuştu. Tabi bunun peşinde güzel bir dayak yemiştim. Ama o günün akşamı  teyzemler gelince Turan enişteme olayı anlatıp gülüşmüşlerdi. Bu onu eğlendirmişti ama yine de dayak yemiştim. Olayın üzerine eniştem bana hep söylediği kelimeyi söyledi. Berbat Mustafa… O günden sonra adımdan çok bu lakabı kullandı çevremdekiler. Bu hoşuma gidiyordu. Çünkü tam anlamıyla berbat bir çocuktum.Yedi yaşındaydım ve henüz okula başlamamıştım. O sene içinde başlayacaktım.Okuma yazmayı çözmüştüm ama. İngilizce sayabiliyordum. Harfleri tanıyor, güzel okuyordum. Hatta İstiklal Marşı ve Gençliğe Hitabe’yi ezberliyordum. Öyle de milliyetçiydim. Şimdilerde içimdeki milliyetçi genci öldürenlerin Allah belasını versin.
Ameliyat olma nedenim sağ kolumun yanık sebebiyle koltuk altımdan ayrılmıyor olmasıydı. Yani ağacın dalına uzanıp elma alamıyordum. Ya da kelebekçilik oynayamıyordum. Öyle ya daha küçücük çocuktum. Her ne kadar şiddet ortamında olsam da benim de sevdiğim oyunlar vardı. Bu oyunları ablalarım Nihal ve Ayşe ile oynamak sonra da kardeşim Halil İbrahim’e öğretmeye çalışmak çok hoşuma gidiyordu. Zamanla hoşuma giden şeyler değişmişti de.
Hastane de ameliyat olmak için bir süre yatmıştım. Ameliyat gününde narkoz verildiğinde sedyede beş kişi beni tutmuş. Bunu babamın ağzından dinlerken babamın kelimelerindeki gururu hissedebiliyordum. Kuvvetli bir oğlu olduğu için gurur duyuyordu, dayanıklı oğlu olduğu için gurur duyuyordu. Çocuklarının hepsi ile ayrı ayrı nedenlerle gurur duyuyordu. Bütün çocukları sanki kutsanarak doğmuştu. Aslında çocuklarının başarılı olması sadece ona özenmelerinden kaynaklanıyordu. Belki de yüzündeki gururun sebebi de buydu. İyi bir baba olabilmek…
Ameliyat sonrasında bir hafta hastanede yattım ve oradaki hemşirelerden doktorlara , doktorlardan hastalara herkes beni çok seviyordu. Babam her ziyaretime gelişinde poşetle muz getiriyordu. Özellikle istiyordum muzları. Yattığım odada hep kadınlar yatıyordu. Kimisine her gün ziyaretçi geliyor kimine de çok nadir geliyorlardı. Babamın aldığı muzları çocuk sevgisi katarak onlara ikram ediyordum. Çünkü ben ailemden böyle görmüştüm. ‘Paylaştıkça azalmaz, paylaştıkça çoğalır.’ Derdi annem. Gerçekten de öyleymiş. Paylaştıkça babam daha çok muz getirmeye başlamıştı. Hatta muzla kalmamış elma ve portakal da getirmişti. Bende hep paylaşmıştım. Hastaneden ayrılma günüm geldiğinde bütün hastalar üzülmüştü. Hatırlıyorum, çünkü onları çok sevmiştim. Doktorum ona söz vermemi istemişti. Doktor olmam için söz vermiştim. Çocukluk aklı diyorum şimdi ama keşke sözümü tutabilseydim. Hastaneden ayrıldığım anı hatırladıkça gözlerim doluyor. Çünkü ben orada kişiliğimi buldum. Orada büyümenin ilk anlarını yaşadım. Orada insanları sevmeyi ve saygının önemini öğrendim. Bana bütün bunları öğreten anne ve babama ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Bir de o hastane de yattığım sürece bana sevgi  gösterip sürekli gülen o isimlerini bilmediğim insanlara çok teşekkür ediyorum. Beni ameliyat eden doktorumdan ise özür diliyorum. Çünkü sözümü tutamadım. Affeder beni umarım.

Gel zaman git zaman okul hayatım başlamıştı. Sınıfta Serhat’tan sonra en çalışkan öğrenci bendim. Serhat sürekli ders çalışıyordu. Ta ki babası hapse girene kadar. Sonra bir gerileme başladı ki, o gerileme hayatından hiç çıkmadı. Serhat’ı anlayabiliyordum aslında. Ben üç yaşındayken babam ormandan dolayı hapse düşmüştü ve bu yüzden bakkaliyeyi kapatmak zorunda kalmıştık. Rize’de hapis yatıyordu. Sırf babama olan sevgimden Rize’ye götürmüştü beni teyzemin oğlu Süleyman. Babamı o parmaklıklar ardında görünce ağlamıştım. Çok net hatırlıyorum bu fotoğrafı. Sanki o an beynimde flashlar patlamıştı da o kareyi bilinç altıma fotoğraf olarak yapıştırmıştı. Görüşme sonrasında annemi özleyip İstanbul’a dönmüştüm. Serhat ise bunu okul hayatının başında yaşamıştı. Bu onun şanssızlığıydı. Benim şansım ise Nihal ablam ile aynı okulda okuyor olmamdı. Birinci sınıfta sürekli ders çalışıyordum. Çünkü harflerle uğraşmak hoşuma gidiyordu. Öğretmenim Ömer Kazan idi ve eski bir boksördü. Çok kez öğrencilerini döverdi. Bana ise çok karışmazdı. Hem çalışkandım hem de Ömer öğretmen babamın samimi arkadaşıydı. Babam okul aile birliği başkanı da olmuştu o zamanlar. Ama Ömer öğretmen bir kere vurmuştu bana. O tokat da bana ders olmuştu. Sınıf arkadaşım Bilal sürekli beni döverdi. Eve hep dudağım patlamış ya da burnum kanamış olarak giderdim. Ama asla Bilal’e karşılık vermezdim. Çünkü annem bana kavganın kötü olduğunu söylerdi. Ama sürekli dayak yiyordum. Ömer öğretmen bu durumu öğrenince bana tokat atmıştı. ‘ Karşılık vermezsen yediğin dayak için bir tokatta ben atacağım.’ Demişti. O günden sonra ilk kavgamızda Bilal’in burnunu kanatmıştım. Ona öyle bir saldırmıştım ki Ömer öğretmenim ayırmak zorunda kalmıştı. Sonra Bilal’e okkalı bir tokat atmıştı bana ise eşitliği sağlamak için elinin içiyle hafif bir tokat atmıştı. O an kendimle gurur duymuştum ve o nasihatten sonra bir daha dayak yemedim. Aslında ilk öğrenimimdeki kavgacı ruhumu o nasihat serbest bırakmıştı. Ömer öğretmenime daha sonra çok rastladım ve sanki öğretmenim değilmiş de amcammış gibi nasihatler vermeye devam etmişti. Ona da teşekkür etmek boynumun borcudur.
3
Şöyle bir baktığım zaman teşekkür etmem gereken ne çok insan varmış. Saymakla bitmez sanırım bu insanlar. Çünkü her tanıdığım insandan iyi ya da kötü bir şeyler öğrendim. Bu yüzden aslında hayatıma giren bütün insanlara teşekkür ediyorum.
İlk okul beşinci sınıfa kadar sınıfta en başarılı öğrencilerdendim. Sınıf içince çok sevilen bir öğrenci olduğum  söylenemezdi. Suskun ve çok eğlenceden uzak bir öğrenciydim. Sınıf arkadaşlarımın saçma muhabbetlerini yapamıyordum. Ben o zamanlar okuldan çıktığımda amcamın tamirhanesinde ne kadar iş olur diye düşünüyordum. O akşam ne kadar harçlık kazanacaktım diye merak ediyordum. Aslında bu tamirhaneye beş yaşında gidip geliyordum. Sırf yaramazlık olsun, eğlence olsun diye gidip amcama yardım ediyordum. İbrahim amcam da Yusuf ile bana dondurma alacak para verip sevindiriyordu bizi. Şimdi bakıyorum da çocukluğuma, ben bir çok çocuktan daha güzel yaşamışım çocukluğumu. Kar yağdığında kar üstünde güreş yapıp, belimize kadar gelen karda batıp çıkıyorduk.Kara tavuk avlamak için çıdık ( fındık ağacının dallarından yapılan yay şeklindeki düzenek) kuruyorduk. Çalışıyorduk, geziyorduk. En eğlencelisi ise bize yasaklanan şeyleri yapmaktı. Bir keresinde ağabeyimin evden çıkma yasağını çiğneyip 24km lik bir  yolu yürüyüp denize gittiğimi hatırlıyorum. Akşamında ise beş yüz şınav cezası almıştım. O şınavı çekerken bile çok eğlenmiştim.
Böyle bir çocukluktan sonra beşinci sınıfta artık büyümeye başladığımı hisseder olmuştum.Derslerim iyi olduğu için derleri pek dinlemek istemediğimi de hatırlıyorum. O zamanlar ergenliğe yaklaştığım anlardı. On bir yaşındaydım ve ergenlikten önce olabilecek en güzel şey oldu. Sınıf öğretmenimiz Özlem Palak ve başka bir sınıfın öğretmeni olan Volkan Yiğit bana müziği sevdirmişti. Volkan öğretmen bağlama çalıyor ben de Aşık Veysel Şatıroğlu’nun Uzun İnce Bir Yoldayım türküsünü söylüyordum. Sesim çocukluğumun verdiği bir yanıklıkla çıkıyordu. O türküyü her zaman güzel söylediğimi biliyorum. Çünkü o türkü bana o halimle bile hayat ve ölümü anımsatıyordu. Küçük bir çocuktum ve böyle türküler dinleyip efkarlanıyordum çok ilginçtir. Özlem öğretmenim ayrıca bana tiyatro da öğretti. Tiyatro nedir bilmiyordum o zamanlar. İlk oynadığım oyunun adı Estergon Kalesi idi. Bir öğretmen olmuştum oyunda. Çocuklara Estergon Kalesi’nin nerede olduğunu soruyordum. Sahiden Estergon Kalesi  neredeydi? Hala bunun cevabını bilmiyorum. Belki de Macaristan’ı sevmediğim yada Budapeşte’ye karşı ilgi beslemediğim için bilmiyorum bu sorunun cevabını? Neredesin Estergon? Dünya üzerindeki yerin değil benim dünyamın neresindesin? Hiç bilmiyorum…
Yazdıkça hatırlıyorum yaramazlıklarımı. Çünkü öyle az buz yaramazlık yapmamıştım. Aklıma yeni cereyan eden bir hikayemde şöyleydi. Babamın yan yana yaptırmış olduğu iki ev birbirine bir merdiven ile yapışıyordu. O merdiveni mahallenin en iri yarı adamlarından olan Orhan Ağabey kırmıştı. Benim doğduğum evin çatısına çıkmak için kullanılan bu merdiven artık daha dar olmuştu ve hemen yanında dikilen iki katlı eve değmiyordu. O zamanlar Orhan Ağabey’e evimin merdivenlerini kırıyor diye küfür ettiğimi de hatırlıyorum. O ise tebessümle karşılık verip başımı okşamıştı. Ona da sevgisi için teşekkür ediyorum. Daha sonra bu evlerin arasında oluşan boşluktan düşme tehlikesi yaşamıştım. Ama ölüme tılsımlı olduğumu o an yine hatırlamıştım. Eski evimizin çatısından yeni evin balkonuna geçmek için uğraşırken o balkondan kayıp boşluktan aşağı düşüyordum ki kazağım kırılan merdivenin demirine takılmıştı. Sonrasında büyük ağabeyim Murat gelip beni yukarı çekmişti. Eğer o gün oradan düşseydim muhtemelen sakat kalır yada ölürdüm. Beş yaşındaydım o zamanlar ve kemiklerim daha bir ince dal hassaslığındaydı.

Ölümlere meydan okuyarak geçen hayatımın her senesinde bir ölüm tehlikesine maruz kaldım. Bir çoğunu sildim hafızamdan aslında. Yani buraya yazacak kadar eğlenceli değillerdi. Ama ölümün soğuk yüzünden sıyrılıp biraz yaramazlıktan bahsetmek gerekirse halamın bana anlattığı bir hikayem var çok hoşuma giden. Bende anımsıyorum o anları aslında.
Henüz dört yaşlarındayken halam sürekli bize gelip giderdi ve her gelişinde elinde bize vermek için getirdiği kurabiyeler, çikolatalar olurdu. Bu çocukken çok hoşuma giderdi. Bana ikram edilen bu kurabiyelerin tadı damağımdadır. Bir  gün halam eli boş gelip girmiş evimize. Alışmışım her geldiğinde elinde kurabiyeler, çikolatalar görmeye. Tabi halam geldi diye sevinip gitmişim kurabiye istemeye. O an halam ne kadar utandığını anlatırken yüzü kızarır sürekli. Yanında olmadığı için bana kurabiye yerine nasihat vermiş ‘ Kimseden bir şey isteme. Olduğu zaman sana getirirler zaten. Ayıptır birinden bir şey istemek’ demiş. O gün bu gündür hakkımı bile isteyemiyorum ya neyse. Halamın verdiği nasihati dinledim elbette. Halam birkaç sefer daha yaptı elleri boş bir halde hatırlıyorum hayal meyal. Bir gün yine boş gelmiş bende gitmişim bakmışım elinde bir şey yok. Halama yanaşıp o anki zekamı konuşturmuşum ve bu benim gurur tablomdur. ‘ Hala  ben kimseden bir şey istemiyorum. Sana söz verdim çünkü. Senden de bir şey istemiyorum ama sende istemeden bir şeyler ver.’ Söylediğim bu sözler halamın utanıp yerin dibine girmesine sebep olmuş. Bir çocuk olarak verdiğim bu cevap benim hep hoşuma gider. Biz bir şey istemezsek bize kim verecek istediklerimizi? Bir şeyi istemek ona sahip olmaya eşdeğerdir. Halamın nasihati hep kulağıma küpe olmuştur.
Çocukluğumun yaramazlıkları bitmez ama çocukluğuma gömülüp kalmayı da istemem. Hayatımın en anlamlı ve en mutlu günleriydi onlar ama babam bana acıyı da öğretmişti. Şimdilerde neden buna karşı dayanıklı olmam gerektiğini çok iyi anlıyorum. Arada çocukluğumdaki gibi mutlu ve yaramaz kişi olmak istiyorum onu da elime yüzüme bulaştırıyorum. Çocukken bütün insanlar sevip başımı okşuyordu oysa. Şimdilerde sarılıp gözyaşı dökebileceğim birine ihtiyacım var. Bazen gözyaşım akıyor sarılacağım biri olmuyor. Sarılacağım birini bulduğumda da göz yaşım akmıyor. Böylece içime içime atıyorum hayatın artıklarını. Kendimi seviyorum fakat kendime beslediğim bu sevgiyi ne zaman biriyle paylaşmak istesem bütün sevgimi çalıp kaçıyorlar.

Özlem öğretmenim bana neşeyi öğretmiştin, başarılı olmayı öğretmiştin ve kişiliğimin mimarı oldun denebilir. Şimdilerde görsen küçük Mustafa’nı öylesine büyüdü ki yaptığı yaramazlıklar artık yakışmıyor suretine.
Ergenlik sivilcelerim çoğaldığında ablam Ayşe olaya el koyardı ve yüzümde hummalı bir çalışma başlatırdı. Nihal de ona eşlik ederdi.Acı içinde kıvranırdım bazen ama yine de hemen her akşam Ayşe ablamın dizine süt isteyen bir kedi gibi uzanıp sivilcelerime savaş açardım.O sıralar tek derdim okuldu. Okuldan çıktığımda ağabeyim ile elektrik işleri yapıyor, kırkından sonra emekli olup inşaat işine atılan babama yardım ediyordum. Onlar sayesinde bir farkım oldu yaşıtlarımdan. Bunun için o insanların haklarını ödeyemem. Ama Orta okul bittiğinde artık yaşımın verdiği bir olgunlukla her şeyi daha iyi idrak edebiliyordum. Kendimi kimseye paylaşmıyor, kalem ve kağıt ile dertleşiyordum. Lise hayatımın her anı bir eğlence, bir şamata halindeydi. İlk okuldaki takdire şayan öğrenciliğim kaybolup gitmişti. Aslında güverte bölümüne girebileceğim halde girmemiştim. Bunun yerine Beykoz Fevzi Çakmak Lisesi’nde okumayı seçmiştim. O lisede adım altın harflerle yazıldı. Duvarlarda yada tablolarda değil. Öğretmenlerin ve öğrencilerin aklında. Bundan on yıl sonra o okula gitsem belki kendimi tanıtsam yine tanıyacaklar beni. O dönemler Özlem öğretmenimden öğrendiğim her şeyi uygulamaya koyuldum. En önemlisi aşık oldum. Gözyaşlarımı paylaşabileceğim bir kız girmişti hayatıma. Ama hayatımın anlamsızlaştığını söylesem gidişiyle yalan olur. Hayatıma girişi bir olay çıkışı bir olay olmuştu. Hayatıma girdiği zamanlar babamı bir kadın ile yakalamış ve onunla çok büyük kavgaya tutuşmuştum. Alt üst olmuştum ergenlikte karşılaştığım bu durum ile. Bilgisayara kilitleniyor ve yazı yazıp duruyordum. İlginçtir o yazıları hiç saklayamadım. Ama her an aklımda kazınmış duruyor. Babamı tehtid edişim, onun el tokadını tutuşum, ona hakaretler yağdırışım. Annemi orospularla aldatmasını hazmedememiştim. Babamın bu fahişelerle iletişimde olmasını sağlayan İhsan’ı Suat ağabeyimle bir güzel dövmüştük. Aslında kavgaya tövbe etmiştim Bilal ile yaptığım kavgadan sonra. Yedinci sınıfta Bilal’in ettiği hakaretleri hazmedemeyip sınıf öğretmenime söylemiştim bu durumu. Korktuğumdan değil de onunla kavga yapmak istemediğimden. Ama söz dinlememişti küçük Bilal. İnatçıydı. Mehmet öğretmenimde kendi yönteminle hallet demişti. Yapmak istemediğim halde kavga etmiştim. Sadece uyarmaktı amacım ama bana saldırmasıyla burnunu parçalamam bir olmuştu. Sonrasında pişman olup tövbe etmiştim. Ama İhsan’ı görünce dayanamayıp saldırmıştım. Ağabeyime attığı o yumruktan sonra ona öyle sert vurmuştum ki sendeleyip duvara yaslamıştı sırtını. O an işte çocukken çektiğim bütün acıların mükafatını almıştım. İhsan otuzlu yaşlardaydı ve on beş yaşında bir çocuğun yumruğu onu sendeletebilmişti. Kavga sonrasında bir de evde babam ile kavga yapmıştık ama hiç el kaldırmamıştım ona. Kızdım, bağırdım, sövdüm ama asla el kaldırmadım.Ne olursa olsun o benim babamdı. Onun spermiydi hücrelerim. Aslında bir sperm kadar değersiziz. O gece annem babamla tartışmış olsa ve aynı yatakta uyumasalar ve babam o gece uykusunda rüyalansa, ben babamın donunda çamaşır makinesine atılıp silinip gidecektim hayattan. Ama bunlar  olmamış ve ben annemin rahmine kavuşmuştum ve milyonlarca kardeşimden daha hızlı davranıp yumurtaya yapışmıştım. Ben tam bir katilim. Milyonlarca kardeşimi ölüme terk ettim o gece. O gece insanlığın en büyük suçunu işledim belki de.

Babama her ne kadar kızsam da onun son anlarında hayatımın en güzel günlerini yaşamıştım. Hayatımda ailemden ve dostlarımdan başka kimse yoktu. Onlar ile geçiriyordum vaktimi. Ne sınavlar ne üniversite umurumda değildi. Dilara,Sedef,Elif ve Yalçın ile görüşüp eğleniyor, Mustafa ile müzik yapıyor, Ardıl ile sohbet ediyor,sevdiğim kızın hayali sevişiyordum.Hayatım böyle hoş şeylerin tam ortasındayken babam ile Rize’ye yola çıkmıştık.Babam ile yaptığım son seyahatti bu. Çocukluğumun ve güler yüzümün son günleri gibi gelmişti en başta. Babamın nasıl olduğu bilinmeyen ölümünün yara izleri ailenin bütün üyelerinde mevcut. Çürüyen bedenine baktığım gün aslında ne kadar zorlu bir hayata mensup olduğumu keşfe çıkmıştım. Yolcuğum izbedi ve karamsarlık, bunalımlar, sinir krizleri içersinde geçmişti. Sonucunda daha aydınlık ve çocukluktan ve çocuklardan uzak bir karaya yanaşmıştım. Ayak bastığım bu karada midemi bulandıran denizlerin sallanışı değil de insanların sahtekarlığıydı. Babamın ölümüyle görmüştüm insanların gerçekteki yüzlerini. En güzel suretin bile artında çürümüş  ve kurtlanmış yüzler vardı. İnsanlığı babam ile öldürdüm ben. Saygımı, terbiyemi ve özgüvenimi… Babam ile birlikte Eda’yı da öldürdüm. Aslında o beni öldürmek istedi ve bende saçımı sakalımı kestirdim. Sonra küpe taktım kulağıma. Biliyorum babam çok kızardı buna. Ama kulağıma küpe olsun bir daha böylesine bir aşk zırvasıyla uğraşmayacağım ve bu küpe ile hayatım boyunca çalışacağım. Kimse bu küpeyi neden taktığımı da bilmiyor. Ben mahallemde yürürken bana gösterilen tepkilere siktir çekebilmek için de taktım bu küpeyi. İnsanların sahtekarlıklarını unutmamak için. Bana insanların değersizliğini hatırlatması için.Öğrenci olduğum için yada kızların hoşuna gitsin diye değil. Tam aksine o küpeyi taktım herkese nasıl bakmam gerektiğini hatırlamam için. Dünyadaki insanların fahişeliklerine boyun eğmemen gerektiğini hatırlamak için ve en önemlilerinden biri ise ailemi asla diğer insanlarla karıştırmam gerektiğini hatırlamam için. Çünkü artık unutuyorum her şeyi. Günlerimi unutuyorum, saatin kaç olduğunu, ayın kaçı olduğunu ve kimin ölüp kimin yaşadığını unutuyorum. Benim için kıyamet babamın ölümü ile koptu. Artık cehennemde cezamı çekiyorum sadece. İnsanlık babam ile öldü ve hayvanlarla bir arada yaşayıp aynı sofrayı paylaşıyorum hepsi bu.
Babamın ölümünden sonra çok kez öldürdüm kendimi. Fikirlerimi öldürüp yeniden doğdum. Bu çok zaman aldı elbette. Tersanede kedi köprüsünde akrobasi yaparak ölüme meydan okudum. 360 walt elektrik ile saçlarıma fön çektim.Yine de ölmedim. Tılsımım beni hep korudu ölümden. Sonra ölmek için uzun yollar yürüdüm ve öldüm sonunda yollarda. Yeni bir ben doğdu ölümümden. İçki içiyor, esrar kokluyor, kadınları sex objesi olarak görüyor ve sokaklarda yatıp plansız yaşıyordu bu ben. Bir süre esiri oldum bu benin. Babamı hatırladığımda daha çok içiyor daha sapık oluyor kadınların göğüslerine ve kalçalarına bakıyor ve bazılarının kıçlarına şaplak atıyordum. Böyle bir duygusal çöküş döneminden sonra üniversite başladı derken, sevmedim Denizli’yi. Bir tek Erçin’i sevdim orada. Adam gibi adamdı. Her şeyden önce iyi içerdi ve dinlerdi. Denizli’de çalışkan öğrenciyi oynayıp Eskişehir’e yatay geçiş yaptım ve burayı sevdim. Porsuk Çayı kenarında oturup yıldızlara serenat yapmak tek zevkim buradaki. Esrar kokan caddelerde yürürken kafayı bulmamak imkansız. Burada öğrencilerin açlıktan nefesi kokuyor ama nefeslerinde esrar var, belli ki herkes parasıyla esrar yiyor.Tabi bu ekmeğe göre biraz pahalı bir yiyecek para yetmiyor. Sonucunda aç kalıp güvercin gibi sokaklara dökülen kırıntıları topluyorlar, caddede yürüyenlerden sigara isteyip ateşliyorlar. Burada kendimi çok daha farklı ve kültürlü hissediyorum. Şehir benim ruh halimi sergiliyor sokaklarda. Kimi yeri çok karamsar, kimi yer çok hayalperest, kimi yer canlı müzikle eğleniyor, kimi yer entelektüel kitap kokuyor. Bu şehirde hüzünde oluyor son baharda. Yapraklar normalden biraz daha turuncu oluyor. Kahverengiye çalık bir turuncu. Şeker fabrikasının pis kokusu kaplıyor sokakları. Bana ölümü çağrıştırıyor bu koku. Akşamları daha da belirginleşiyor. Bu yüzden akşamları kulaklığımı takıp müzik eşliğinde Eskişehir’i turluyorum. Kulağımda bir küpe var ve asla ölümü unutmuyorum. Babamın nasihatlerini küpe yaptım kulağıma ve çıkarmıyorum.
Geleceğim hakkında planım yok. Bu huyumu Gelibolu’ya yürürken edindim. Bu yürüyüşte bana yeniden can veren kuzenim Volkan’a herkesten çok teşekkür etmem gerekiyor biliyorum ama teşekkür etmiyorum çünkü onunla uzun bir hayat paylaşacağız bunu teşekkür ederek geçiştiremem. Bu ona haksızlık olur . Bizim bağlılığımıza aykırı bir durum.

Bir tavsiye versem küpe olur mu kulağa bilemem. İnsanların ne söyledikleri değil de sizin ne düşündüğünüz önemli. İnsanlar bilmedikleri şeyler hakkında da konuşurlar. Dini bile kendilerine yorabilen bir kalabalıktan bahsediyorum. Fonksiyonsuz binlerce insan fonksiyonlu iki insanın yaptığını yapamaz. Bu yüzden çok fonksiyonlu bir aşk  yaşayın yaşayacaksanız. Her pozisyonda becerin hayatı. Bırakın hayat fahişeliğine devam etsin. Siz de nasiplenin bu fahişelikten. Kendi payınıza düşen pozisyonu en iyi şekilde değerlendirin. Ama geciktirici kullanmayın. Hayat geç kalmaya gelmez ve yemeyenin malını yerler. Bu ata sözlerini söyleyenler gözlemlemiş elbette söylerken. Bir kadını arzuluyorsanız bunu ona açıkça söyleyin size en fazla terbiyesiz deyip tokat atar. Bu biraz canınızı yakar ama o da sizin gibi bir insansa size karşılık verir ve bütün pozisyonları fotoğraflar bilinç altınız. Biri ile yatma ihtimalin yatmama ihtimalinle eşit. Dengeleri bozmak için çalışmak lazım.
Hayatın her anında acılarımızı bastırmak için yapmamız gereken tek şey. At gözlüğümüzü takıp çalışmak olacak. Amelelik değil bahsettiğim. Eğer arzun varsa ona ulaşmaya çalışacaksın. Muhakkak ki çok istenilen bir şey sizin olacaktır.
Sizin olmayan ise sizi ilgilendirmiyor demektir. Bunun için zırlamayı bırakıp işe koyulmalısınız. Sekste olduğu gibi pozisyonlar zordur ama verdiği zevki başka hiçbir şeyden alamazsınız.Siz hangi pozisyonu seviyorsunuz?
Mustafa Aksoy
4-5/01/2013


"Yes, I Would Love another Glass of Tea" Kitabı Üzerine


Bir bardak çay ile neleri değiştirebileceğinizi hiç düşündünüz mü?
Ben henüz emeklemeye başlarken çay ile yanmıştım. O çay sağ kolumda derin bir yanık izi bıraktı. Öncelikle vücudumun şeklini değiştirmişti. Sonra büyüdüm ve aslında vücudumun şeklinin yanında insanlara bakış açımı değiştirdiğini fark ettim. Herkes bana o yanık izini soruyor bende inatla kısa kollu giyiyordum. Çok kişi dövme yapıp kapatabileceğim düşüncesini ortaya koyuyordu. Ben aptallığıma kızıp, “ Tüh! Nasıl da aklıma gelmedi?”deyip gülüp geçiyorum.Çünkü olması gereken tam olarak buydu. Aslında bir bardak çay daha çok şeyi değiştirebiliyor. Ben vücudumda ve kişiliğimde olan bu değişimi çaya borçluyum.

Amerikalı yazar ve kütüphane görevlisi Katherine Branning’in yazdığı Bir Çay Daha Lütfen kitabını okuduğumda, gerçekten çayın insanların hayatlarını, toplumların birbirleriyle kaynaşmasını, dostluğu ve aşkı pekiştirdiğini gördüm. Bunun için Katherine Branning’e saygı duyuyorum.
Yazılanlar ve çizilenler bir yana toplumumuz su gibi çay tüketiyor. Bunun nedeni ise çayın her yerde ikram edilecek ilk şey olması. Bizim ülkemizde çok eskiden beridir var olan misafirperverlikte ilk ikram çaydır. Basittir  fakat gururlandırıcıdır. Aleminyum demlikle közde yapılan çayın tadı bir başkadır. Ya da bakır semaverlerde…  Çayı hazırlarken o siyah yaprak kurularına su dökmekten daha fazlasını yapmak gerekir. Gelen misafiri mutlu edeceğine inanıp çaya sevgi katmak gerekir. Çay hazırlarken en duygusal anlardan birini yaşamak gerekir.
Ben Karadeniz çocuğuyum ve çay hazırlamakta iyiyimdir. Çünkü ben çayı içerken mutlu olduğumu biliyorum. Belki onlarca kez beni yakmıştır ama aşk ile onu içiyorum. Çünkü bana ne kadar acı çektirirse çektirsin onu içerken çektiğim acılardan daha fazla mutluluk hissediyorum. Çayı hazırlarken en sevdiğim türkülerle yakıyorum ocağı. Demlikten tüten buharla ellerimi ısıtıyorum. Çaydan aldığım ilk yudumla eriyor ağzımdaki şeker. Doğuda bunu kıtlama ile yaparlar ama yokluk işte kıtlama şeker bulamıyorum.
Bu sabah içtiğim çay ile ayağım  da yandı. Şükürler olsun ki çok fazla bir şey yok. Ona rağmen şu anda yanımda buharı üstünde bir bardak çay var. Küçük bir bardak. Katherine’nin dediği gibi laleyi andıran bir şekli var.
Bir bardak çayın neleri değiştirdiğine dönecek olursak buna en güzel örnek yine Katherine’nin kitabından olacaktır. Bu kitap çayı çok güzel tanıtmış. Her ne kadar kıtlamadan bahsetmesede…
Yazar yazdığı kitap ile Türkiye’de dikkat çekip Rize’de bir bakan tarafından isminde değişiklik yapılmıştı. Katherine artık bu ülkede Kadriye olarak anılıyordu. Kendi de sevmişti bu ismi.
İşte bir çay insanın ismini bile değiştirebiliyor.  Batının toplumumuza bakışındaki yanlışlığı düzeltiyor ve insanlar arasındaki bağı ve samimiyeti kuvvetlendiriyor. Bu yüzden çay başlı başına bir dildir. Merhaba demenin en kolay yoludur.
Herkese benden bir bardak çay diyor ve huzurlu günler diliyorum.

Mustafa Aksoy

Eskişehir Akşamları


Bir yıla yakın süredir bu şehirdeyim ama hala alışamadım sanırım bu şehre. Geldiğimden beri övülen Sazova’ya henüz gitmedim. İşin aslına bakılırsa pek merak da etmiyorum nedense. Aslında oradaki korsan gemisini görmek istiyorum da sanırım üşeniyorum.
Tahmin ediyorum bu şehrin insanlarının çoğu bu düşüncem için bana aptal muamelesi yapacaklar ama özür dileyerek söylüyorum Eskişehir Sazova’dan ibaret değildir.

İki akşamdır havanın bozuk olmasına rağmen Şirintepe’den çıkıp Odunpazarı’na kadar yürüyorum. Sebebi yok. Ruhumun sıkıldığını hissediyorum ve yürümek bana sindirim sistemi gibi geliyor. Ruhun sindirimi.
Odunpazarına giderken aslında yüzlerce kez gördüğüm yerlerin akşamları başka bir güzel olduğunu fark ettim. Hamam yolu caddesini boylu boyunca yürüyünce hiç farkına varmadığım o parkın büyüsüne kapılmıştım. Çok keyif verici bir andı o. Kulağımda Norah Jones  Turn Me On şarkısı yükseliyordu ve benim keyfime diyecek yoktu.
İşin ilginç kısmı şu sıralar Norah Jones ve Patti Smith hayranlığım fazlasıyla arttı. Neredeyse tuvalette bile onları dinleyeceğim. Bir Bülent Ortaçgil gibi ilaç olamıyorlar belki ama dinlerken çok keyifleniyorum.
Hamam Yolu’ndan çıkıp biraz daha ilerleyince Atatürk Lisesi’nin oradan sağa dönüp biraz yürüyüp tekrar sola döndüğümde , gündüz görüp aşık olduğum o eski evlerin akşamları çok daha nostaljik görüntüsü karşısında kendimden geçmiştim.
O an hayal ettim. O evde gaz lambasının ışığında oturup babam ile karşılıklı rakı içsem ne keyifli olurdu diye. Hay aksi yine gözlerim doldu. Bundan nefret ediyorum işte. Neden sulu gözüm ben böyle. Altı üstü bir kadeh içemedik karşılıklı. Çok mu büyük dert!

Bu konuları da hatırladığım için dönüş yolu biraz daha hüzünlü olmuştu. Ama ikinci akşam aynı duyguyu yaşamadım . Bu sefer kendimi tutmuştum.

Beni bu şehirde etkileyen şey kalabalıklığı yada öğrenci çokluğu değildi. Sanatı,kültürü, mimarisi vs hemen her şey etkiliyordu. Özellikle Adalar’daki Porsuk! Ölürsem oraya gömüleyim isterdim. He bir de cenazemde Pink Floyd - Shine On You Crazy Diamond çalsın lütfen! Yoksa ölmem ha!

Huzurlu ömürler…
Mustafa Aksoy
11.12.2012

Bekle E mi?


Denize hasret martılar gibiyim. Kanatlarımı özleminin hasretiyle yaktım,  hızla sana tütüyorum.Rüzgarıma  selam veriyor saçların, önce onları çekiyorum ciğerlerime ve sonra gözlerini öpüyor kirpiklerim.Sana susuyor dudaklarım.  Dudaklarını ağzım kulaklarımda şehvetle gözlüyorum. Yasak bakışlar sergiliyorum gözlerine. Diken diken olup batıyor yüreğime kirpiklerin.Yorulup omzuna tünüyorum. Saçların gözlerime çimcik atıyor, sonra mis kokularla alıyor gönlümü. Bu tavrını seviyorum bedeninin. Gözüm arkada kalmıyor sonra . “Kanatlarını ona açan bülbüle kendini koklatmayan bir gül, hangi kargayla ihanet edebilir ki ona?”
Yine ciğerime soludum hasretini…Şimdi gidiyorum ve dönüşüm muamma.
Ama sen yine de bekle e mi?

Ben Geldim


Ben geldim sevgilim. Saman yolundan kopup geldim. Dört nala koşup atmosferi aşıp geldim. Kadınım ben geldim. Rujlu dudaklarına bir damla şarap ile geldim. Kirpiklerine hamak kurup gözlerinle yatıp geldim.

Sana kimselere imrenip gelmedim ben. Sana kaplumbağaların sırtında, tavşanları geçerek geldim. Öylesine imkansızdı ama ben geldim. Anka kuşunun kanadına bağladığım düşlerimi göbek deliğinin çıkmazından çıkardım da geldim.
Yoksa hiç mi özlemedin? Oysa özlem aşkın közüdür. Kor olur yanarsın  ve sevdiğine dokunduğunda anlarsın, yanarken acımazsın. Sadece özlersin.
 Sana Mecnun gibi dağları aşıp gelmedim ki sevgilim. Sana Musa’nın Nil’i bölmesi gibi kıtaları koşup geldim,okyanusları aşıp geldim. Uçakların kanatlarına gül takıp pilotlarına bakıp geldim. Göç eden leyleklerle arkadaşlık yapıp geldim.

Hem ben hiç aşk yaşamadım ki. Ama koluma aşkların en büyüğünü takıp geldim. Heybeme aşk dolu sözcükler de koymadım üstelik.Sepetime aşkı koyup geldim. Yıldırımlara parmak uzatıp aşkınla şarj olup geldim. Gök gürültülerini susturup aşktan konuşup geldim.

Sen yağmur yağıyor diye yüzünü gökyüzüne çevirirken ben bulutları göz yaşlarımı yağdırmalarına ikna edip geldim. Güneşe sırtını dönüp masaj yaptırırken ben rüzgara engel olup geldim.
Yaz demedim, kış demedim, Kuzey ,Güney, Asya , Afrika demedim. Saman yolunu terk edip geldim.
Bana sarılmayacak mısın?

Mustafa Aksoy
13.12.2012

Günaydın Karton Toplayıcılar


Günlerden Cumartesi ve muhtemelen bütün çalışanlar sabahın 7’sinde kalkıp iş yerlerine gitmek üzere hazırlık yaptılar. Sonra bu çalışanlar evlerinden çıkıp iş yerlerine vardılar ve günün en az 8 saatini çalışarak geçirdiler. Bu çalışanların belki yarısı makam sahibiydi ki zor bir ihtimal ya bu. Diğer yarısı sıradan işçiler. Güç bela maaşlarını yettiren, belki de ay sonuna doğru aç gezen işçiler. Sırf biraz daha fazla kazanayım diye mesai yapan, ek iş yapan işçiler…
Hepimiz tutsağız. Ben bilgisayarımın, eğitim sisteminin ve bunun gibi bir çok şeyin tutsağıyım. Çalışanlar iş yerlerinin, patronlarının tutsağı. Patronlar ise paranın tutsağı. Kapitalizm de özgürlük yoktur. Bizim ülkemizde ne kadar karma ekonomi sistemi kullanıldığı söylense de, ben  inanmıyorum. Yasal haklar parayla satın alınıyor, temel haklar parayla satın alınıyor ve insanlar para ile köleleştiriliyor. Bu gün hala daha sigortasız işçi çalıştıran, onların beden güçlerini kullanıp haklarının üçte  birini vermeyen şirketler  var. İşçisinin parmağı koptuğunda tazminat ödememek için bin bir türlü yol deneyen, susması karşısında bir maaş ikramiye vereceğini söyleyen patronlar var. Ne için? Daha çok para için.
Kan ile ah ile kazanılmış saltanat sürüyoruz. Bu bariz…
Suç ise her zaman mazlumda. Eğer mazlum elini makineye kaptırdıysa suç onun! Kopan parmakta yaramazlığının bedeli.
Öğrencilik hayatım belki de en çok üzüldüğüm zamanları kapsıyor. Çünkü gelecekte ne olacağım belli değil. Kimsenin ne olacağı belli değil ama ben kimin ve neyin kölesi olacağımı düşünmekten yaşlanıyorum.
Şu anda bile eğitim sisteminin kölesiyken iş hayatımız nasıl olur?
Eğitim sisteminde bize şirketin büyümesi için kafa patlatmamız gerektiği söyleniyor. Ne için? Daha iyi para kazanmak için. Şirkete daha çok kazandırmak için…
Şirketler başarılı işçilerine ikramiyeler veriyorlar. Garip işçilerimizde bu ikramiyelere sevinip sosyal hayatı için ayırdığı zamanını da iş hayatına ayırıyor.  Bunun karşılığında ise bir maaş ikramiye. Ne büyük para!
Sermayedarlar bu bir maaş ikramiye giderinin belki de binlerce katını kazanıyor bu işçi sayesinde. İşçiye düşen hak ise bir maaş ikramiye!

Şaka değil bu bir gerçek.  İnsanlar birbirlerinin sırtlarından geçiniyor ve herkes nerden kıssamda daha çok para kazansam diye düşünüp duruyor. En kolay kısılan musluk ise işçinin   musluğudur. Çünkü bir çoğu eğitimsiz olan işçiler boyun büküp susuyorlar. Hepsinin aileleri evlerinde yemek bekliyor. İşçi bencil davranabilir mi bu durum da ? Elbette davranamaz. Bu da işverenin avantajı tabi ki.

Bir gün Fiziksel Dağıtım Yönetimi dersinde hocamız bir hikaye anlattı. Hikayeden kastım bir olay. Bunu anlatırken şaşkınlıktan gülüyordu. Hikaye şöyleydi;
Her sabah bizlerden önce kalkan birileri var. Bu kişiler belki çok zor bir iş yapıyorlar ve çok küçük bedellerle işlerini yapıyorlar. İşlerini yaparken de kimse kimsenin bölgesine girmiyor. Bu kişiler kimler mi? Karton toplayıcılar. Kimi 15 yaşında kimi 50. Kimi kadın kimi kız. Yaptıkları iş çekilmez, pislik içinde yaşanan bir iş ve aldığı bedeller bir kilo karton başına belki 50 kuruş.
Bu karton toplayıcıları gece 3-4 sularında evlerinden çıkıp sokaklardaki, çöp tenekelerindeki, iş yerlerinin arka kapısındaki kartonları toplayıp ne mi yapıyorlar?
Bunları geri dönüşüme veriyorlar.Bu dönüşüm sonrasında aldıkları para çok komik. 100 kilo kartona 20 lira! Belki daha az. Yaptıkları iş ise çekilmez bir iş. Bu kartonları toplayarak sadece sermayedarlara faydaları olmuyor. Öyle ya sermayedarlar bu kartonları oluklu mukavva yapıp ambalajlamada kullanıyor. Ambalajlama maliyeti bir şirketi zor duruma düşürecek kadar büyük bir maliyettir. Bu karton toplayıcılar sayesinde yarı yarıya düşürebiliyorlar maliyetlerini. Ama bunun dışında kartonların toplanması çevredeki pisliklerin azalması,daha az ağaç kesilmesi gibi faktörleri de etkiliyor.
Gökhan Hoca güzel anlatmıştı fakat ben dinlerken duygulanmış ve üzülmüştüm. Bu gün bir fabrika sadece işçilerine değil fabrika ile alakası olmayan insanlara ve en önemlisi doğaya da büyük zararlar vermektedir.
Peki hangimiz bunu engellemeye çalışıyoruz? Yada engellemeye çalıştığımız zaman engelleyebiliyor muyuz?
Büyük ihtimalle hayır. Çünkü onların parası var, çünkü onlar devlete senden daha fazla vergi veriyorlar ve sen devletin gözünde sadece bir bireyken onlar para kapısıdır. Böyle bir ülkede kaç kişi Kapitalizm yok diyebilir?
Hala daha bunu söyleyen varsa onu gözlerinden öpüyor, Allah’ıma havale ediyorum…


Mustafa Aksoy

İlk Görüşte Yalnızlık


Ben hep ilk görüşte aşka inanlardan olmak istemişimdir. Aklıma yatmıyor değildi ilk görüşte aşk. Düşünsenize bir insan çıkıyor karşınıza ve ona karşı bir şeyler hissediyorsunuz. Belki ilk etapta fiziği sizi tahrik ediyor. Belki konuşması, belki ses tonu, belki gözü, belki de göğsü. Fakat böyle bir şey var etkileniyorsunuz.
Sonra odanıza kapanıp ergen ergen onu düşünüyorsunuz. Baş başa yemek yerken, sinemada el ele tutuşurken, tenhada öpüşürken, yatakta sevişirken hayal ediyorsunuz.
Önce dudaklarında hayat arıyorsunuz. Hayatta olduğunuzu hissettiğinizde omzundan elbisesini sıyırıp gerçeklerle yüzleşiyorsunuz.Tabi  bu hayaller aşkınıza hayat katıyor.

Nerede esmer bir kız görsem kontrol edemediğim bir duyguyla doluyorum. Aslında bu duyguyu ne zaman kız görsem de hissediyor olabilirim. Sadece kendini beğenmişlere karşı bunu hissetmiyorum. Çünkü o an aklımdan kendini beğenmiş olan beni beğenmez diye geçiriyorum.Gerçekten de öyle oluyor. Kimse beni beğenmiyor. Beğendirmek istemiyorum kendimi. Yoksa bende mi kendimi beğenmişim diye düşünüyorum. Sonra yine ilk görüşte aşka inanmak istiyorum. Aşka inanmak istiyorum.
Kendimi reddettikten bir süre sonra sarışın bir aşka bulaşıyorum.Sonra buğday tenli. Sonra kısa saçlı. Sonra balık etli.
Aşkım hiç son bulmuyor. Fakat sonucuna bakıyorum hep kendimle baş başayım. Sağ elim solumu tutuyor. Aynada kendi gözlerime bakıyorum. Kendime şarkılar söyleyip şiirler okuyorum. Sonra uyusun diye kendime kitap okuyorum. Dinlediğim bütün türküler kendime. İlk görüşte aşık olduğumu düşündüğüm her anda kendime daha çok yaklaşıyorum.
Artık inanmak istediğim şey ilk görüşte aşk değil. Çünkü bana göre ilk görüşte aşk olmaz. O tamamen yalnızlıktır. İlk görüşte yalnızlık hissedersin. Bir ruh eşi ararsın. Aşık olmak istediğin bir tip, bir karakter yoktur. Gelişi güzel aşık olmaya çalışırsın. Sen çalıştıkça onlar çalar. Aşka inanmaya çalışırsın onlar inancından çalar.
İlk görüşte aşk yoktur. İlk görüşte yalnızlığı hissedersin. Kalbin yalnızlığa çarpar. Belki de bir gecelik aşk yaşayacağını düşündüğünden sen heyecana kapılırsın. Karşına çıkan o dişi/erkek ile o gece yapacağın şeyleri hayal edersin. Odada soft bir müzik ve kombi sonuna kadar açılmıştır sırf terleyip soyunsun diye. Romantizm o zaman başlar ya. Soyunacak bir şey kalmadığında birbirinize aşk sunarsınız derin kuyularda.

Oysa aşk yağmur damlaları biriktirmek gibidir. Metrekareye düşen binlerce damla yağmuru biriktirip susuzluğa kafa tutmaktır. Öyle ya aşk bir duygular bütünüdür. Bir karakter seçmez. O karaktere göre şekillenir. İlk görüşte yalnızlıktan sıyrılanlar belki ulaşır. Ama kimse ilk görüşte aşık olmaz.
Ben hep ilk görüşte yalnızlığa inandım. Aşk da nesi?
O sadece yalnızlığa çözüm arayışıdır.

Mustafa Aksoy
15/12/2012


İsmin Öznesizliği


Ben ruhumu kaybetmiş ve aynı kaygan zeminlerden sıkılıp farklı tenler arayan bir bedeviyim. Kıçımdaki kıllar ağarmış olmasına rağmen hala aşkın gülen yüzüne denk gelmedim. Tek gecelik aşklar yaşayıp ertesi gün hülle ile boşardım korunarak. Efkarlandığımda bir tek atar, yanında Seyyan Hanım’ın Hasret şarkısının esintisinde sigara içerdim. Dişlerim beyazdı ve kadınların çok hoşuna giderdi. Zaten sigarayı da hep ihtiyarlamanın gerekliliği olarak gördüğüm için içerdim. Kanıma işlerdi müziğin ahengi. Parmaklarımı şıklatarak eşlik ederdim. Bir yandan rakımı yudumlayıp bir yandan dumana boğardım ciğerlerimi. Ellerimle hem de!
O şarkıyı taş plaktan dinlemek ayrı bir tahrik ederdi beni. Ama hep üzüldüğüm bir konu vardı. Kadehimi hep tek kaldırırdım. Sevdiğim tek kadının fotoğrafıyla göz göze gelirdim. Annemi özleyip biten kadehe bir tek daha doldururdum. Gün ışıldardı penceremin pervazlarına ve şişenin dibinde kalan son birkaç damlayı da yudumlardım. İş-güç düşünmeden çakır keyif koyardım yastığa başımı. Sonra yorganıma sımsıkı sarılıp yastığa gömerdim gözlerimi. Göz bebeklerime mezar olurdu yastığım. Yalnızlığıma ağlardım. Annemden başka hiçbir kadın mutlu edememişti beni. Ama o da yalnız bırakmıştı beni. Kırklı yaşlarımdan önce gezdiğim kaygan zeminlerin hayatıma tat kattığını düşünürdüm. Oysa ki sadece yalnızlığa bir adım daha yaklaştırıyordu. Kaygan ve ıslak zeminler! Dişiliğin tek ve yegane silahı…
Bir kurşun girmez vücuduna bu silahtan çıkıpta. Aslında sana giren yada çıkan hiçbir şey yoktur. Yine de yalnız kalırsın. Kalmadım mı? Kaldım elbet. Yıllarım, ağaran saçlarım yalnızlığıma şahit. Münker ve Nekir bir bir yazdı yalnızlığımı. Günahkarım. Günahlarımın arasına düşsem boyumu geçer derinliği. Bir çırpıda boğulurum aralarında. Hayatıma soktuğum ve hayatına soktuğum kadınların günahları bunlar. Gecelik aşklarımdan peydah olmuş çarşaf çocuklarının günahları…
İçimdeki karaktersizi öldüren tek bir kadın oldu. Kadın da denemez üstelik. Yirmisini henüz geçmiş, Bakire Meryem kadar bakire ve küçük göğüsleri olan kadın.  Şermin… Hayatıma giren yüzlerce kadın olmasına rağmen yalnız olduğumu hissettiren tek dişi. Annemden sonra beni göğüsleri ile besleyen kadın. Olgunluğumun altındaki çocuk düşlerime işleyen prenses.
Onunla Eskişehir’in  Barlar Sokağı’nda bir barda oturmuş biramı yudumlarken tanışmıştık. O barda garsonluk yapıyordu. Onu fark ettiğimde önümde duran birayı hızlı hızlı içmeye başlamıştım. Siyah likralı bir kotun üstüne sağ omzu açık bir tişört giymiş, tam ortasından ayırdığı kısa kesilmiş siyah saçları ve abartılı makyajı ile dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Göğüslerini diriltmek için destekli sütyen giymiş olduğu çok barizdi. Fakat göğüslerine nazaran kalçaları daha canlıydı. Yarı yaşım kadardı ve çok çekiciydi. Hep olgun kadınlarla yaşadığım aşkın ruhunu kaybettiğini fark etmiştim o an. Belki de buna inandırmıştım kendini. İşlevi ne şekilde yaparsam yapayım bütün tenlerden aynı tadı alıyordum. Şermin o gün beni inandığım bütün şeylerden vazgeçirmişti. İçtiğim biranın yerine yenisini söylüyor ve her yanıma gelişinde daha çok konuşmaya çalışıyordum. Ergenlikten yeni çıkmış  çocukların heyecanı sarıyordu bedenimi yanıma her geldiğinde. Ağarmış saçlarım ve sakallarımın altına giydiğim siyah deri ceket ve altındaki siyah, yırtık kot pantolonum  aslında gençliğimin tükenmediğini gösteriyordu. Her ne kadar yüzümde kırışıklıklar belirmiş ve saçım sakalım ağarmış olsa da  Şermin diriliğimi çabuk kavramıştı.
“Benimle yatmak mı istiyorsun sen ihtiyar?” dedi. O an bütün ahlak kurallarını ayaklar altına alıp dudaklarından çıkan kelimeleri öpmüştüm. Gecenin sonu pislik içinde olan bekar evimin yatak odasının duvarlarına yazılmış iniltiler oldu. Şermin yirmili yaşlarının dişiliği ile kendini bana bırakıyor ve beni kendine tutsak ediyordu.Bütün gecenin özeti sadece aşktı. Diğerlerinden hiçbir farkı olmayan ama aşk ile yapılan seksin sonucunda doğan çocukların hepsini peçeteler ile boğmuştuk.
Sabah olduğunda, yani kimileri için işten çıkış saati geldiğinde yatağımda uzanan küçük çıplak kadına takılmıştı gözüm. Küçük bedeninde bir fahişenin tecrübelerini taşıyan bu kadın beni derinden etkilemişti. Ona aşık olabileceğime inanmak istiyordum. Öldürdüğüm çocuklarımın vebali bedenimi sarmalıyordu. Artık öldürmek değil de yaşatmak istiyordum. Bir kadının rahminde bir yaşama sebep olmak istiyordum.
Şermin’i dudaklarından öperek uyandırıp kahvaltıya çağırmıştım. Çıplak bedeninin farkında değildi kalktığında. Yorganın altından çıktığında bedeninin çıplak olduğunu hatırlayıp tişörtünü sütyenini takmadan bedenine geçirdi. Bej rengi külotunu da giyip hazırladığım kahvaltıya oturdu. Mutfağın duvarında duran saate baktı. “ Hassiktir! Sınava geç kalacağım!” deyip saniyeler önce oturduğu sandalyeden kalkıp yatak odasına gitti. Elbiselerini giyinip hiç ses etmeden çıktı.
Dünyam  yıkılmıştı o an. En azından veda etmesini istemiştim. Bana yapılan bu orospu muamelesi hiç hoşuma gitmemişti. Hatta komidinin üstüne para bıraktı mı diye kontrol etmiştim.
Birkaç akşam evde oturup gündelik işlerimi yapmıştım. İşleri yaparken dünya umurumda değildi de sonrasında en büyük aşkımı düşünüyordum.
Birkaç akşam sonra tekrar o bara gittiğimde Şermin yine oradaydı. Üstünde straplez ,siyah bir elbise ve altında kırmızı dolgu topuklu ayakkabılarıyla, gözüm ile birlikte gönlümü de almıştı. İlk gördüğümde küçük bir kız olarak gözüme çarparken, şimdi dişiliği ile hormonlarımı hareket ettiriyordu. Beni görüp yanıma geldi. Yanağımı öptü. “ Buraya içmek için gelmediğini ikimizde biliyoruz ama bu akşam seninle olamam. Erkek arkadaşımın doğum günü partisine gideceğim. Bir de o gece harikaydın.” Dedi. Rahatlığı karşısında şaşkınlığımı gizleyememiştim. “ Erkek arkadaşın derken?” dedim. “Bunun bir önemi var mı? Tanrının bana verdiği bu kuyuya ne kadar çocuk gömebilirsem o kadar hayatım güzelleşir değil mi?”. Yıllarca bu mantıkla yaşayan bana Şermin’in düşünceleri öylesine mantıksız gelmişti ki. Onun bekaret kemerinin hiç çözülmemiş olmasını dilemiştim. Bir gecelik aşkı hiç yaşamasaydık demiştim. “ Ama bu kadar rahat nasıl olabiliyorsun? Kadınlığının hiç mi önemi yok?” dedim kolundan tutup. Gözleri önce koluna ilişti. Sonra yapmam gereken şeyi yapmam için bekledi. Fakat yapmadım. O kolu  tutup onu bu fahişe hayatın içinden çıkartmak istedim onu. “Kadınlık mı? Boşversene ihtiyar. Kadınlık derken bile bir sıfatı yok bedenin. İsimlendirilmişiz sorsan. Benim adım Şermin senin ismin ise sensin. Tanrı bizi dünyaya boşalmış . Tıpkı o gece peçeteye boşaldığın gibi. Böyle bir midesizliğin içinde bana ahlak dersi mi vereceksin? Benimle yatmak istiyor musun, istemiyor musun? “  deyip kolunu parmaklarımın arasından bir hamlede çekti. “ Hayır ben seninle yatmak istiyorum elbette. Deli gibi,çılgın gibi, azgın gibi istiyorum. Ama sadece benimle yat istiyorum bir yandan. Bedenini fahişeliğe devşirme.” Deyip yalvarırcasına gözerine baktım. Ama biliyordum sözlerimi duymamıştı bile. O kendi tanrı anlayışını çoktan benimsemişti. Oysa ki bende aynı şeyleri düşünüyordum onunla. Ama yanlış bir şeyler vardı. Benim hayatıma soktuğum kadınların haddi hesabı yokken bunu ahlaksızlık olarak görmüyor, Şermin’in hayatına benden başka erkek sokmasını fahişelik olarak görüyordum.İçimden ‘ Siktir et. İstediği seks ise sek gitsin.’diyordum. Sek sek oynaya oynaya öğrenmemiştim oysa seksi. Kızdım kendime. ‘O daha bir çocuk!’ diyordum kulağımda iniltileri çınlarken.
“ Çok şey istiyorsun sen ihtiyar.” Dedi hayallerimi darma dağın ederek. “ Sen gecelik ilişki değil de belki yıllık belki aylık sürecek bir ilişki arıyorsun. Ücretimi verdiğin sürece bir ömür katlanabilirim sana. Ama bedenimden verdiğim bu ikramı hoşuma gittiğin için verdiğimi sanma. Biraz para hayatı güzelleştirir.”  Deyip çürük bir gülüş attı gözlerime. O an tiksindim. Midem kalktı. Sonra midemin olmadığını anımsadım. Ben değil miydim yıllarca farklı zeminlerde aşkı tadan?  Şermin’in gözlerine baktım. Kolunu tutan elimi şiddetle yüzüne çarpıp barın kapısından koşar adım çıktım. O tokatı geçmişteki ahlakıma atmıştım aslında. Erkeklerin dilediğince cinsellik yaşayıp fors attığı, kadınların severek ilişkiye girdiği halde fahişe olduğu bir dünyanın tam ortasında öldürmek istedim kendimi. Bu kadar yalnız olamazdım bu evrende.
Şermin söyledikleriyle bana öyle darbeler vurmuştu ki günlerce evde tıkılıp kalmıştım. Sonra onun tenini arzulayıp o bara tekrar gittiğimde onun işi bıraktığını öğrenmiştim. Şehrin her köşesine bakmıştım. Ama hiçbir yerde yoktu. Sanki o tokatla onu yerin dibine sokmuştum. Öylesine üzülmüştüm ki sonra ağlayasım gelmişti. Onu bulup yolunun yanlış olduğunu ve beraber doğru yola girebileceğimizi söylemek istemiştim. Tanrının değil de Allah’ın kulu olduğumuzu ve onun bizi sandığı gibi dünyaya göndererek lanetlemediğini anlatmak istemiştim. İçimdeki bu maneviyatın çocukluktan gelen dini eğitimden geldiğini biliyordum. Bu bilgilerimi onunla paylaşmak istiyordum. Üstelik artık doğru ile yanlışı ayırabiliyordum. Her gidişin bir dönüşü olmadığını biliyordum ama bir yol ayrımı olduğunu biliyordum.Bunları ona da anlatmak istiyordum fakat ona ulaşamıyordum.
Bir gün kalkıp kahvaltılık almak için markete inmiştim. Kahvaltılık ve bir de gazete almıştım. Kahvaltımı yaptıktan sonra çayımı yudumlayıp gazeteyi okumaya başlamıştım. Gazetenin beşinci sayfasına geldiğimde yıllardır gözlerime hapsolmuş yaşlarım dökülmeye başlamıştı. Annemin ölümünden sonra ilk defa ağlamıştım. Haber de “Yirmi üç yaşındaki  B.A bardan çıktıktan sonra tecavüz edilip öldürüldü.”yazıyordu. Kız benim çok iyi tanıdığım, teninde can bulduğum Şermin’den başkası değildi.  Saatlerce habere bakıp ağlamıştım. O kız küçük bedeni ile bana öylesine büyük hayat dersi , fakat seçtiği yolun hezimetine uğrayıp erken tatmıştı soluksuzluğun tadını.
Oysa o bedeninde ruh varken bile çoktan ölmüştü. Ama ölürken bana can katmıştı.
Annemden sonra beni ağlatan tek kadın. Küçük kız Şermin…

Mustafa Aksoy
16/01/2013

Kaçırmak mı?


-         Madem aşıksın ne duruyorsun? Kaçır beni!
-         Kaçırayım mı seni? Olur elbette. Ben alışkınım zaten seni kaçırmaya.Çok kez elimden kaçırmışlığım oldu seni. Gözümden de kaçırdım üstelik. Tecrübeliyim yani yine kaçırabilirim seni.Hatta rüyalarımda provasını bile yapıyorum elimden kaçırışlarımın.Sen kaçır de yeter ki. Ben hiç kaçırmaktan kaçar mıyım?
-         Sen beni hiç kaçırmadın ki.
-         Öyle mi dersin? Oysa yüreğimde duruyor gidişinin ayak izleri…

Ergen Saatler


Aşk bir insanı eline geçirecekse bunu ona hissettirir. Bu ailesi infaz edilen kişinin infazı izlemesine benzer.  Kendin ile savaşırsın. Çünkü sana göre aşk onur kırıcı bir şeydir. İnanmazsın ya da inanmak istemezsin. Öyle bir çift göz çıkar ki karşına işte o an “ Evleneceğim kadın bu!” dersin. Sonra aslında ne kadar yanıldığını da anlarsın.
Çünkü beden aşkı ya da göz aşkıyla olacak işler değil bunlar. Tamam saygı duyuyorum aşk var. Ama bizim gibi zanaatkarlara uğramayı unutuyor bu meret. Yine de bir umut işte aşık olabileceğim bir melek bulurum diye Cebrail’e sesleniyorum. Elmayı ben mi yedim ki cezasını çekiyorum.

Gökyüzünde yaşamak isterdim.
Bedenime hapsedilmiş ruhumu gökyüzünde özgürlüğe kanatlandırmış olmayı  isterdim. Hem kanadı olanlar aşkta her zaman çekici olmuştur. Uçuk kaçık hayallerle yaşayanların hakkıdır aşk. Realistler aşık olamazlar…

Bir aşkın sırtına iki kişiden fazlası çıkamaz. Bu hassas bir köprüdür ve iki kişiden fazlası çıkarsa bu porno olur. Lütfen  aşkınızdan ilham alan, kendilerine sevgili bulamayan gençleri umutlandırmayın. Hem sonra bizim millette yabancı kadın hastalığı vardır. Mastürbasyonu bile adam akıllı yapamazlar. Gidip Elizabeth derler. Çekici kılar bu onu. Yaptıkları en doğal hareketi ayıp sayıp ona böyle kraliçe ismi takarak onu nezihleştirirler.

Oysa ki aşk ne basittir. Kimine gere birkaç tel, kimine göre boya, kimine göre kalem ve kağıt aşktır. Aşkın simgeleridir.Ben çok aşık oldum. Hatta öylesine aşık oldum ki her akşam biraz sevişip yatarız.Bildiğim bütün pozisyonları uygularım. Her pozisyonda çalıp farklı inlemeler yakalarım.
Kaplumbağaların nasıl çiftleştiğini de çok merak ediyorum sonra. Onlar da mastürbasyon yapıyor mudur  yoksa elinden geleni yapan sadece insanlar mı?
Bilemiyorum . Anlamak için elimden geleni  yapıyorum.
Bismillah!
Mustafa Aksoy
12.12.2012



Sarılarak Sevişenler


Kilometrelerdi aramızdaki mesafe. Onu da tüketince tökezleyip kalırdık. Ne el ele tutuşabilirdik ne de gözlerimizi ayırıp konuşabilirdik. Arkadaşça bir aşk yaşıyorduk belli ki. Onu her arzulayışımda biraz sarılıyordum sadece. Sarılıp kumral saçlarının dalgalarında kulaç atıyordum. Kokusunu soluyordum, o tropikal bölgelerde yetişmiş meyveleri andıran kokusunu. Gözlerimi kapadığımda göğüslerini avuçlayıp kulak memeleri ile emzirildiğimi hissediyordum. Biraz daha sıkı sarılıyordum sonra. “ Seni çok seviyorum can dostum.” Diyordu.  O zaman hayal dünyasından çıkıp gerçeğe dönüyordum. Hayata döndüğümde yerin en dibine gömülüyordum. Aşk ya, arzulamaktan kendimi alıkoyamıyordum. Adı Eda’ydı ama ben ona Lavinya diyordum. Nedenini bilmiyordum böyle hitap etmemin. Sanırım bir sebebi yoktu. Lavinya hoş kokulu ve narin…
Çağın en önemli iletişim araçlarında biriyle başlamıştı platonik olan aşkımız. Yani ben ona ölesiye aşıktım o bana can dostum diyerek belli ediyordu sevgisini. Neslin çoğu sanal alemde aşk yaşarken ben de tadına bakmıştım bu meretin istemeden. Lavinya ile bu şekilde bir arkadaşlık sitesinde tanışmıştık. Gençliğin,tazeliğin ve fantezilerin sınırsızlığında, ergenliğin en arzulu zamanında  tanımıştım onu. Sonralarda biraz samimiyet başlamıştı. Gençtim,hevesli ve espiriliydim. Kızların hoşuna giderdim, ukalaydım. Aslında acizdim de. Çünkü aşk benim için sex ile doğru orantılıydı. Bana bunu hissettiren kızların hepsinden nefret etmiştim Lavinya’yı tanıdıkça. O özel, o kutsal, o cennet kokan ve göğüslerini bebelerine emzirmek için açan bir kızdı. Yani ben öyle aşık olmuştum ona. Masumluğuna,dürüstlüğüne,sempatisine,ojesine,rimeline,rujuna, dudaklarına,gözlerine yani her yerine. Cennet  bahçesinden koparılıp yanaklarına konan gamzelerine. Dalgalı saçlarının her gözüne gelişine, anneme “Nasılsın annecim?” deyişine. Benimseyişine ve beni benim gibi sevişine aşıktım.

Çok gençtim o zamanlar  ve henüz aşkın saf fısıltısını duyuyordum. Lavinya’nın göğüslerinden çok bakışları ilgilendirir olmuştu beni. Evet sarılınca bütün erotikliğiyle hissediyordum aşkımı. Ama ona hiçbir şekilde hissettirmiyordum.Platoniktim ulan! Daha ne olsun?
Aşkı için arkadaşlarımı mezara gömdüm çünkü onun omzunda ağlamak daha bir erotik hissettiriyordu aşkımı. Bütün masumiyetimle sevişiyordum onunla. Ama o benim ona sarıldığımı düşünüyordu.. Arkadaşlarımı öldürmem yetmedi ve peşi sıra önüme geleni öldürdüm onun için.
Hikayeye geri dönüp anlatmak istesem anlatabilir miyim bilmiyorum. Çünkü aşk bu. Anlatmak yaşamaktan daha zor. Ben yaşarken çok zorlandım anlatırken ağlayabilirim. Nerden bakarsan aşka çekici gelecek bir yer vardır ve aşk virüsünü kapmış olan herkes bir gün şiire alışacaktır.
Bende şiirler yazarak aşık olduğumu hissederdim. Bir sevdiğim yoktu ve sadece yalnızlığa dem vururdu mısralarım. Hiç öpmediğim dudaklardan, hiç dokunmadığım tenlerden ve tatmadığım kadınlardan bir şeyler alıp yazardım. Sonra birden yalnızlığıma ve çaresizliğime söverdim. Değişen ne oldu derseniz, değişen şey sadece yazdığım şeylerin gerçekliği oldu sadece. Sonuçta yine yalnızım.
Lavinya, internette sıkılmış bir halde dolanırken arkadaşlık sitesine üye olmam ve çaresizliğimi internet ile gidermeye çalışmam sayesinde karşıma çıktı. Aslında amacım sadece geyik muhabbeti yapmaktı. Onunla ne sevişmeyi düşünecektim ne görüşmeyi. Sadece internetten de olsa konuşacak biri olsun isteyerek başlamıştı konuşmalarımız. Bu konuşmalara Messenger ile daha da samimileşip video görüntüleriyle iyice ateşlenmişti.Giderek gerçek hayattan kopup sanal bir dünyaya adamıştım kendimi. O hep güler yüzlü, samimi ve sevecendi. Beni en çok etkileyen özelliği ise doğallığıydı.
Sonra bir ara görüşmeye karar vermiştik. Ondan çok etkilenmiştim çünkü hayatımda ondan başkası yoktu. Samimiyetimiz sevgiye, sevgi aşka dönüşmüştü. Görüştüğümüzde bu aşkın alevlendiğini hissediyordum. Eminim o da hissediyordu. Çünkü ellerine dokunduğumda avuçlarının terlediğini nefes alış verişinin hızlandığını hissediyordum. Ama fındık büyüklüğündeki göz bebekleri heyecanını gizleyemiyordu. Onlar beni görüyor ve beni benimsiyordu. Benim bebeklerimdi onlar. Gençliğimin en huzurlu günlerindendi belki de o gün ve peşi sıra gelen günler. Bir günlük görüşmenin ardından aylarca özlem çekmeler, aylarca özlem çekip saatlerle özlem dindirmeler faslı başlamıştı.
Onunlayken yer yüzü magma kadar sıcak, kutup kadar titrekti. Bir insan terlerken üşür mü? Eğer hasta değilse elbette üşümez. Ama onunlayken kan ter içinde kalıp tir tir titrediğimi hissediyordum. Yere basan ayaklarımın tabanında toprağı,çakıl taşlarını ve kaldırımları hissetmiyordum. İyonosfer dalgalarının çarpıntısıyla donup kalıyordum. Yamaçları bir nefeste tırmanıyordum çünkü o vardı. Lavinya…
Oksijen kaynağı, hayata bakış açımı değiştiren kız.Yalnızlığımın düşmanı ve kahramanım. Çizgi film karakterleri gibi çıkıp hayatıma yerleşen güzel… Pamuk Prenses’in güzelliğine şahit aynanın daha güzel bulduğu güzel…
İşte o benim aşık olduğum suret,o sima benim. Benim o kadın, o göğüsler, o kalçalar, o saçlar ve o zevk inleyişleri benim. Dişlerinin arasına sıkışmış o dudaklar benim. Südyeninin kilidini kırmış eller benim. Benim o fındık büyüklüğündeki göğüs uçlarını dişleyen aslan. Bütün erotikliğimle, bütün fantezilerimle ve bütün sapıklığımla tam olduğum yerdeyim. Sımsıkı sarılmışım ya bütün fantezilerimle hayallerdeyim.

Lavinya ile her görüşmemizde biraz daha uzun sarılıyorduk ve ben böylece hayallerimi uzattıkça uzatıyordum. Fakat ona hiçbir zaman bu arzularımı hissettirmiyordum. Çünkü ben onu benim olarak arzuluyordum fakat onun hayatına benden başka herkes girip çıkıyordu. Burnunun ucundaki aşktan oluşan dağı görmüyordu. Körü körüne aşık oluyordum.  İşte o zaman anladım aşkın insanın kendini yönlendirmesiyle doğacağını. Hiç tanımadığım, hiç görmediğim ve hiç sevişmediğim hatta aynı oksijeni solumadığım birine aşık olmuştum.
O ise bana “ Can Dostum” diyordu. Bu  ne biçim dostluktu! Hasiktir diyordum bana her öyle deyişinde. İçimden geçen küfürlerin ardı arkası kesilmiyordu fakat o benim dişlerimin görünüşüyle güldüğümü düşünüyordu. Sürekli değişen sevgililerini çağırıyordu buluşmalarımızda. Artık bizim için değil de yeni sevgililerini tanımam için çağırır olmuştu. Oysa onu öylesine içime sindirmiştim ki tanıştırdıkları yüzleri şimdi görsem hatırlamam. Hiçbirinin sıfatına  bakmıyordum. Baktığım her yerde Lavinya. Kokladığım her koku  yine o. Susamıyordum ben Lavinya istiyordu canım. Takvimler Lavinya’yı gösteriyor, saat Lavinya’nın gelmesine hep on kala oluyordu.

Onunla birlikte olabilmek için öldürdüklerimin sayısını hatırlamıyorum. Ama en son babamı öldürdüm onun uğruna. Babamın gözünde belki ölmüştüm ben ama önce onu öldürdüm. Lavinya ise beni öldürdü daha sonra. Sonra ‘ ölümlerden ölüm beğen oğlum’ deyip kendimi hayatta bıraktım. Sürekli acı çeker halde ve babamın sevgisine, küfrüne, öfkesine özlem duyarak ve Lavinya’nın yok oluşunu anımsayarak her gece ölmek için yatıyor  ve ölmeden yeni bir güne başlıyordum.

Sonra bir şey fark ettim. Yeniden doğan güneş bana umut verdi. Yaşıyordum, nefes alıp veriyordum ve sağlıklıydım. Babamı özlemek biraz canımı yakıyordu ama güçlüydüm. Çünkü bana güçlü olmayı babam öğretmişti.Güçlü olmasaydım ağlardım ama ağlamamayı da öğretmişti. Bu vurdum duymazlık değildi. Sadece kabullenebiliyordum.
Lavinya’nın gidişini de kabullendim ve hayatıma yeni hayatlar sokmaktan çekinmedim. Her yeni hayat bir çift dik göğüs ve bir vajina demekti. Ben de yeni hayatların bütün niğmetlerinden yararlandım sarılarak. Hayallerin sınırı yoktu bunu çok iyi biliyordum. Ve sarılırken kulak memelerini emip dudaklarını öpüyordum. Hayallerimin sınırsızlığıyla hayatımın sınırları arasında sıkışık kaldığım için içten içe bir kasık ağrısı çekip kendimi sabunun başında ve duşta buluyordum. Keşke hayallerimdeki erkeğin civanmertliği gerçek hayatımda da olsa. O erkek hiç olamadım çünkü ahlak sınırlarımın içersinde boğulup kalıyordum. Lavinya’nın öldürüşüyle ölmüştü bütün cesaretim. Sadece öpüp koklamayla kalıyordum ve bir gün ellerimin nasırlarıyla kendimi boğup öldüreceğim biliyorum.
Bu yüzden artık yumuşatıcı kremler kullanarak mastürbasyon yapıyorum ve  Lavinya’ya sarılırken daldığım hayalleri düşünüyorum. Çünkü hayatımın bütün erotikliğini o hayallerle kaybetmiş bir insanım.
İnleme Lavinya biliyorum sadece sarıldık ve birazdan gideceksin! 

Sensiz Her Mevsim Kar Yağar


Soğuk iliklerimi donduruyor sen yokken. Sarıkamış’ın keskin yamaçlarında esen, karları yalayıp geçen rüzgarları soluyorum.Gırtlağıma dayamışım montumun fermuarını  yine de üşüyorum yokluğuna. Dişlerim zangır zangır yokluğuna çarpıyor. Ellerim ellerinsiz morarıyor. Sonra cebime götürüyorum onları. Ellerimi ayrı bir seviyorum çünkü dudaklarımızdan çok ellerimiz buluşuyor.
Cebimden bir kibrit çıkarıyorum. Gökyüzü bütün karanlığıyla kusuyor öfkesini yüzüme. Birkaç hamleden sonra yakıyorum kibriti. O beş saniye varlığını hissedip ısınıyorum. Kibritçi kızı oynamak iyi geliyor kısa da olsa. Kibrit sönüyor, ben sönüyorum, sen gidiyorsun ve ben donuyorum. İçimden üçe kadar sayıyorum. Allah’ın hakkı üçtür  diyorum kendi kendime. Ama bir- iki dedikten sonra üç demeye dilim varmıyor. Saymayı unutmuş gibi yapıp kandırıyorum kendimi. Tekrar tekrar 1- 2 deyip üçe küstürüyorum dudaklarımı. Bir umut işte belki gelirsinde hiç söylemek zorunda kalmam üçü. Allah aşkına, O’nun hatırına gel…
Bilmiyorum gidişinin kaçıncı yazındasın ama bana gittiğin günden sonrası hep kıştı.Hep üşüdü ellerim. Kora düşmüş yüreğimin buzları eriyemedi bir türlü. Hüzzama bulandı kulaklarımın şarkıları. Gönlümün akordu kaydı da düzeltmek için ne kadar uğraşsam alamadım istediği sevgiyi. Hep akortsuz kaldı yüreğim. Senden sonra kimseyi sevemedim. Şimdi yüreğime bıraktığın hüzzamlı tınıların cüzamlı suretlerinden kurtulmak için çabalıyorum. Soğuk iliklerime işliyor, ellerimi kullanamıyorum. Ağzımı açıp haykırmak istiyorum ama gidişinle sesimi de götürdün peşinden. Sessizliğimle baş başa bıraktın beni. Sana sevgimle birlikte sesimi de feda ettim. Vücuduma değen güneşin dondurduğu yerler hep dokunduğun yerlerdi.Bir tek kalbimi donduramadı bu soğuk. Çünkü sen oraya hiç dokunmamıştın.
Ne denli doğrudur konuşmak aştan, böyle pervasızca bir sevginin olduğu yerde. Düşüncelerimdeki kasvetin sebebi bu sevgisizlikken üstelik. Aslında gelmeni de istemiyorum. İstediğim sadece bana sıcağımı ve sesimi geri vermen. Bir bahar aşkına yeniden teslim edebilmek istiyorum kendimi. Bu kıştan, soğuktan ve Sarıkamış yamaçlarından kurtarmak istiyorum bedenimi. Çırıl çıplak bütün vitamini emmek istiyorum güneşin. Tıpkı göğüs uclarını emdiğim gibi. Annemin emzirdiği süte münkür gelircesine emdiğim göğüslerin.
Sonra göğüslerimin susuzluğuna sitem edip boynumdan emzirmem seni. Bütün çıplaklığıyla terk edilişimin fırtınası savurdu beni kışın ortasına. Nuh’un gemisiyle kurtulan canlar gibi kurtarılmaya ihtiyacı var yüreğimin. Maya insanının kehanetlerine kanıp öldürsem kendimi kurtulur muyum kıyametten? Kurtulamam elbet. Gidişinin yarattığı kıyametten daha büyüğünü yaşayacağını sanmam bedenimin. Ateşe çıplak ayakla girip üşüyen parmaklarımın közün içinde eriyişini gören gözlerime daha büyük kıyamet vurabilir mi ki?
Çöküşüme engel yok, çığdan kaçmama imkan yok. Karlı dağların dik yamaçlarına çivilenmiş ayaklarım,elden ayaktan düşmüş bir beden içinde hapsolmuş bir ruhum var benim. Hatırladığım son bahar sonu olmuştu insanlığımın. Bir mankurt saflığıyla ve pervasızca yaşamaya başladım gidişinden sonra. Yaşadım derken hiç kalp durur mu? Duruyor işte. Üstelik gidişinden beridir hiç atmıyor. Gidişinle sesimle birlikte kalbimi de götürmüştün nasıl unuturum. Küçük ellerine sığdırabildin mi yüreğimi? Hem bensizlik senin de canını yakıyor mu? Adem ve Havva’dan sonra en büyük aşk bizimki diyordun. Öyleyse bana havasızlık krizleri vururken sen Adem’ini özlemiyor musun?
Bak yine kar yağıyor yastığıma. Çarşafları hiç yıkamıyorum çünkü orada aşkımızın çocukları nefes alıyor. Biliyorum yaşıyorlar onlarda diğerleri gibi. Milyonlarca çocuk. Milyonlarca hayat ve birkaç gecelik ateşli aşk. Bir aşktan ne kadar çocuk doğabilir ki? Bir mi? Üç mü? Beş mi? On mu? Kaç nefes katabilir  bir aşk hayata. Kaç ağaca tekamül eder yeni hayatlar? Aşkımızın istatiğini tutmaya hangi zihnin gücü yeter? Bizim bir gecemizden doğan milyonlarca çocuğun isimlerini hangi nüfus müdürlüğü onaylayacak. Sahi biz çarşafta yatan çocuklarımızın isimlerini ne koyacaktık? Kaç farklı isim geliyor aklına? Yoksa alfabetik bir sıraya mı soksaydık isimleri. İnanıyorum ki evrende var olan isimlerin hepsini kullansak yine de aşkımızın tohumlarına yetmez bu isimler.
Gidişinden sonra çocuklarımızın ağladığını duyar oldum. O yatağa senden başka hiç kadın girmedi ki. O çarşaflar hala daha sen kokarken, üstünde yatan çocukları annelerini beklerken onlara başka bir kadının göğsünü uzatabilir miyim?
Senden başka bir çocuğu boynumdan emzirir miyim? Üstelik bu kadar üşürken. Titrerken ellerim, eklemlerim hareketsiz ,tablodaki fotoğrafına dikili kalan gözlerimden akan yaşlar buz olurken yapabilir miyim bunu?
Gidişinle sadece sesimi ve kalbimi de kaybetmedim üstelik mevsimlerim, günlerim , saatlerim kısacası zaman kavramım da kayboldu. Benim için saat hep gidişinin vakti. Mevsim hep kış ve her gün ayrılığının ertesi.
Kendi kendime soruyorum ‘ acaba bu gün vuslat olur mu?’ diye. Ama olmayacak biliyorum. Sadece buna inandırarak nefes aldırıyorum ciğerlerime. Oysa ölümün geri dönüşü yoktur. Bu kadar soğukta nasıl oluyor da hala yaşıyorum.
Vuslata ne kaldı?
Zaten zamansızım sensiz.Benim için bütün hayat sensiz bir gün demekken önemi var mı beklemenin?
‘Elbet bir gün buluşacağız. Bu böyle yarım kalmayacak’ derken plaklar aklımı mı okuyorlar acaba? Elbette buluşacağız. Bunu plaklar bile anlıyor ama kalbim bir türlü anlamıyor.
Bekle sevgilim ölüyorum…
Mustafa Aksoy
06/01/2013