Adımın,cinsiyetimin,nerede doğduğumun ve kaç yaşında olduğumun hiçbir
anlam ifade etmediği bir yer burası. Burada kimilerine lüks hayatlar vaat
edilmiş. Kıçlarını jakuzinin hava kabarcıkları ile zevke getiren insanlar
onlar.Onlar dönüme tekamül edebilecek büyüklükte evlere sahip olup yalnız
yaşayan ve paranın tutsağı olmuş insanlar. Mutlu sonla biten masajlarını
paralarına borçlu olan insanlar. Son model arabalara binip fakirhane
otobanlarda zengin bir hız ile seyir eden insanlar. Restoranlarda garsonlara hakaret
etme hakkına sahip olan ve hiçte mütevazi olmayan insanlar. Kılsız kıçlarını
yalayan binlerce dostları olmasına rağmen yine de kıçlarını tuvalet kağıdı ile
temizleyen ve bunu ceplerindeki kabarıklığa borçlu olan, saksılarında çiçek
değil de marjuana yetişen modern olarak tabir edilen ve en çağ dışı yaşayan
insanlar. İnsanlıktan nasibini almamış iki ayaklı yaratıklar.
Bir de bu insanların tam aksi yaşayan hayatlar var. Yaşıyor demek ne
denli doğru olur bilemiyorum. Çünkü bu insanlar şehrin en varoş semtlerinde
yaşayıp sobalarda ormandan topladıkları odunları yakarlar ısınmak için.
Doğalgaz onlar için lükstür. Her sonbahar ailecek toplanıp ormana odun avına
çıkarlar.Kimisi bir kucak,kimisi bir tek dal, kimisi ise bir çuval odun bulur.
Sonbahar bu uğraşlarla geçer onlar için. Onlar için boş zaman diye bir şey
yoktur. Zamanın kıymetini bilirler ve kısa süre dinlenirler. Uykularında ertesi
günün planını yaparlar. Bu insanların kıçları soğuk su ile banyo yapmaktan mora
çalar bazen. Kiminin bir evi bile yoktur. Ama asla yalnız değillerdir. Hatta
bazılarının aileleri çok kalabalıktır. Paraya tapmazlar, aile ve dostlar onlar
için en önemli şeydir. Komşuluğun bitmemiş olduğu varoşların beyefendileri,
hanımefendileridirler.Her zaman mütevazidirler ve ekmeği yerde gördüklerinde
öpüp alınlarına koyarlar. Nimet onlar için oksijen kadar değerlidir. Bu yüzden
az konuşup çok çalışırlar. Verilen oksijeni çalışarak değerlendirirler.
Bu bilinçte olduğum için ailemi hiç yadırgamadım. Tanrının vermiş
oldukları ile yetinmeyi bilirdik. İstanbul’un en nezih, doğa ile iç içe olan
semti olan Beykoz’un varoş mahallerinde büyütüldüğüm için hiç kızmadım onlara.
Çünkü ben orada modern yaşam dedikleri mereti de tattım ilkel yaşamı da. Orada
kestane ağaçlarından düşen kestanelerin nasıl toplandığını, dağlarda domuz
avına nasıl çıkıldığını, kışın poşetlerle kaymanın ne kadar zevkli olduğunu
öğrendim. Ayşe teyzenin bahçesindeki kiraz ağacına dalıp ishal olana kadar
kiraz yemenin tadını hiçbir tatla kıyaslamamam gerektiğini öğrendim. Aileme bu
kadar güzel bir hayat bahşettikleri için nasıl kızabilirim ki? Onlar benim
çocukluktan gelen zararlarıma karşılık sevgi verdiler bana. Hakları nasıl
ödenir bilemiyorum. Ekmek almaya para bulamazlarken çocuklarını yani biz altı
kardeşi okutmayı başarabildiler. Bu insanlar zengin değildi. Şahane işlere, son
model arabalara ve dönümlük evlere sahip değillerdi. Onların sahip olduğu şey
daha değerliydi. Onlar sadakate, özveriye, çalışkanlığa ve her şeyden önemlisi
inanca sahiplerdi. İnançları onlara daha çok sabır ve daha çok çalışkanlık
verdi. Annem ve babam… Her çocuğun gözünde bir süper kahraman vardır ve benim
süper kahramanlarım onlardı. Mesela ben her şeyden çok anneme aşığım. Onun göz
yuvalarına gizlenen boncuk gözlerine aşığım.Elmacık kemiklerinin arasına
sıkışmış, ince hafif uzun burnuna aşığım. Bana bakarken yüzündeki sevgi
belirtilerine aşığım. Beni dört yaşıma kadar emzirişine aşığım. Ağladığımda
saçlarımı okşayıp bağrına basışına aşığım. Hiçbir kadından böylesine fedakarlık
ve böylesine bağlılık görmeyen ben, ondan başka bir kadına aşık olabilir mi?
Babama gelince, o harika bir adamdı. Tam bir beyefendi, yardımseverdi.
Varoş mahallemin insanlarının ihtiyaç duyduğu anda yanlarında olan bir insandı.
Haktan ve hakkından ödün vermezdi. Kanunsuzlarla ve hak yiyenlerle kanlı
bıçaklıydı her zaman. Ölüme göğüs gerip sevdiklerini korurdu. Korkusuzdu.
Çekilen silahların üstüne yürür, verilen bir canı da Allah’a teslim ederdi
gerekirse. Hiç göstermezdi sevgisini bize. Sürekli çalışmamız için çaba sarf
ederdi. Kızardı hatta. Eski kafalıydı evet.Bildiği bildikti. Yargıları kolay
kolay değişmezdi. O hayatı okuyarak öğrenenlerden değil de yaşayarak
öğrenenlerdendi. Çok küçük yaşlarda ailesinden kopup İstanbul’un izbedi hayatına yaslamıştı sırtını. Yaşayarak
öğrendiği için tecrübeliydi ve her konuda bilgisi vardı. Ama hiç gelip
çocuklarıyla bilgilerini paylaşmazdı. Belli ki bizim de onun gibi yaşayarak
öğrenmemizi istiyordu. Yaşayarak öğrenmek acı çekerek gerçekleşiyormuş bunu
babam sayesinde öğrendim.Babam bunları öğrenmemiz için oturup başımızı
okşamazdı. Sevgi ile büyüyen bir çocuk acılar karşısında daha zayıf oluyormuş.
Yaşadım, acı çektim ve hala yaşıyorum. Ama artık acılar azalıyor, uyuşmalara
bırakıyor kendini. Sonra mı? Sonrası her şey tatlı bir anı olarak yerleşiyor
bilinç altına. Yaşamaya devam ediyorsun ve acılara katran bağlıyorsun. Hiçbir
acı yakmıyor canını. Bu sefer acılarını özleyip biberlere saldırıyorsun.
Baharat dokunuyor sana basur oluyorsun. Böylece küçük acılarla kandırıyorsun
kendini. Ben babamın oğluyum. Eski kafalı değilim ama çağdaş olduğum da
söylenemez. Benim ve benim gibiler için
aile her zaman gerici gelmiştir. Onlar baskıcı, onlar çocuklarına eziyet eden
ve onlar imkan sağlamaktan yoksun. Bu düşüncelerimin çocukluğundan utanıp boyun
büksem de her şey geride kaldı artık. Geri sarmaya başlarsam anlatabilirim. Ne
dersiniz bir ben doğmuşum hatırlayalım mı?
…..
Mayıs’ın on dokuzu sabahı, Atatürk’ün doğum günü kabul ettiği gün, O’nun
Samsun’a ayak bastığı ve Türk milletini esaretten kurtardığı günün yetmiş iki
yıl sonrası aynı gün. Gecenin karanlığında Elmalı’nın kuytu kenarındaki
mütevazi evde kala kalmış bizimkiler. Sonra Yıldız Ebe yetişmiş annemin imdadına.
Annem sancı içinde inlerken babam ona telkinler veriyormuş. Ben ise anamın
rahminde bütün olanlardan habersiz mahpustan çıkmak isteyen bir suçlu gibi
parmaklıkları dövüyorum. Ana rahmim artık çok küçük geliyor, kapıları
tekmeliyorum. Verdiğim eziyeti şu ah hissedebiliyorum. Kolay değil beş buçuk
kiloluk bir tosun doğurmuş annem. Kucağına verdiklerinde ki şaşkınlığı hala
yüzünden okunur. Zavallı anneme verdiğim eziyet hiç bitmemiş ki. On bir aylık
bebekken emeklemeye başlamışım. Tabi sevinmiş bizimkiler fakat emeklemek demek
yaramazlığa başlamak demek. Bir demlik çayı içebilir mi bir bebek? İçemez
elbet. He bir de köken Karadeniz olunca çaya karşı bir sempati var kanımızda.
Gidip kuzinenin (Karadeniz yöresine has dört ayaklı olan ve sacdan yapılmış
soba) üstünden çekmişim demliği üstüme. Annem mutfakta yemekle uğraşıyor,
babamsa evin önünde her zamanki gibi vaktini boşa geçirmemek için tadilat
yapıyor. Çığlığı basınca toplanıyor ahali haliyle. Yanmışım en yüksek derece
ile. Kolum hala daha çocukluğumun izi içinde. On sekiz gün annem hastanede
benimle yatmış. Ben bir ağlamışım o bin ağlamış. Ailenin beşinci çocuğu olduğum
için tecrübeli olan annem yine de sabretmiş. Cennet diğer annelerin ayaklarının
altında mı bilmiyorum fakat benim annemin ayağının altında olduğuna eminim.
Koruyucu meleğim o benim.On sekiz gün sonunda tedavinin yapılış şekli hoşuna
gitmemiş ve kaçırmış beni hastaneden. On sekiz gün boyunca sağ kolumdaki deriyi
her gün kazımışlar. Beş buçuk kilo doğdum diye mi yaptılar acaba diye
düşünüyorum. Şimdi iki kolumu kıyaslıyorum sağ kolumdan alınan derilerin
eksikliği bariz belli oluyor. Yine de sağ kolumu sol kolumdan çok seviyorum.
Çocukluktan bahsediyoruz madem devam edeyim. Annem beni dört yaşıma kadar
emzirmiş. Üç yaşıma kadar sadece bana süt veren annem üç yaşımdan sonra yeni
doğan kardeşim Halil İbrahim ile bölüştürmüş sütünü. Daha bir yaşına girmeden
yandığım için hiç eksik etmemiş benden sütünü. Ölümün eşiğinden dönen bir
bebekmişim. Ben ölüme karşı tılsımlıyım herhalde. Çokta garip bir çocukmuşum.
Hayal meyal hatırlıyorum bazı kareleri. İki yaşımda kuzenlerim Volkan ve Yusuf
ile erkekliğe ilk adımı atıp sünnet olmuşuz. O günden hatırladığım tek şey;
sünnet olduktan sonra benim yatağın üstünde zıplayıp durmam. Tabi akşamı acı
içinde attığım çığlıklar kulağımda yankılanıyor hala. Garipliğim bunlarla
sınırlı da değil. Altı yaşıma kadar çıplak gezdiğimi biliyorum. Eğer bundan on
beş sene önce kadar Elmalı sokaklarında çırılçıplak bir çocuk gördüyseniz emin
olun o çocuk benim. Arada yine çıplak gezerim ama artık eskisi kadar masum
değil çıplaklığım. Küçüklüğümde ilginç şeyler yaptığımı biliyorum. Dört yaşında
köyün en cimri adamı Bebek Ali’nin evinin orada yolun ortasına oturmuş oyun
oynarken, yoldan geçen bir mikser (harç kamyonu) beni son anda fark etmese şu
an bunları yazamıyor olacaktım sanırım. Ama o an öyle ani olmuş ki her şey,
bunu Bebek Ali’den dinleyince ‘vay be’ diyorum. Aracın şoförü o an soğuk kanlı
davranıp üstümden geçmiş. Kamyonu üstüme ortalamış ve ben o devasa lastiklerin
arasına girmekten kurtulmuşum. Bu olay benim ölüme tılsımlı olduğum hissini
daha da kuvvetlendirdi. Olaylar silsilesi hiç bitmedi bende ve bitmeyecekte.
Artık büyüyordum ve mahalledeki arkadaşlarım ile yaramazlıklar
yapıyordum.Mesela ilk hırsızlığımı babamın cebinden para çalarak gerçekleştirmiştim.
Kuzenim Yusuf ve mahalleden arkadaşım olan Zafer ile babamın cebinden küçük
miktarlarda paralar almıştık. Zafer ve benim aksime Yusuf büyük miktarda bir
para almıştı. O zamanın parası ile beş liraydı. Yani şöyle ki o zaman ekmek
şimdiki gibi bir lira değil de on kuruş idi. Tabi bu hırsızlığımızın sonucu
olarak babamın tabanları altında ezilmiştim. Evden kaçıp amcamda kalmıştım.
Orada bulunduktan sonra diğer amcamın oradaki inşaata sığınmıştım. Yusuf’ta
bana eşlik etmişti. Yanımızda bizim kadar yavru iki de köpek vardı. En az bizim
kadar çocuklardı. Sütten yeni kesilmiş oldukları ağız kokularından belliydi.
Bir gece o yavrularla sarılıp uyumuştuk. Şimdi anlıyorum hayvan severliğimin
nereden geldiğini. O köpekler gecenin soğuğunda yanımızda uyuyup tüyleri ile
bizi ısıtmıştı. Bizimki de yaramazlık ya eve gitmemek için her şeyi yapıyorduk.
Hasıl kelam yaptığımız o hırsızlıktan sonra evdekilere verdiğim güven
sarsılmıştı. Yaşım henüz beş idi bu yüzden kimse kırgınlığı uzatmamıştı.
Kendilerinde bulmuşlardı suçu. Hırsızlığın kötü bir şey olduğunu
öğretmemişlerdi ki. Ben henüz iki-üç yaşlarındayken babamın küçük
bakkaliyesinden yiyecek aşırırken yakalanıyormuşum ve kimse azarlamıyormuş. Ben
bu sahneleri hatırlamayı çok istiyorum fakat hatırlayamıyorum. Beş yaşında
yaptığım hırsızlığın suçlusu ben değilmişim de onlarmış gibi davrandılar bir
süre. Sonucunda annem bana hırsızlığın ayıp olduğunu ve suç olduğunu söylemesi
beni bu davranışımdan vazgeçirmese de uzaklaştırmıştı. En son hırsızlığım
evimizin altında bakkal açan Kenan amcanın buzdolabından Link çalmak olmuştu.
Bir daha da hırsızlık yapmadım. Öyle ki öğrencilik hayatımda kopya bile
çekmedim neredeyse. O da hak hırsızlığıydı bana göre.Gerçi o zamanlar hiçbir
şey hırsızlık değildi ki bana göre. O buzdolabında duran linklerden bir tanesi
benim hakkım olabilirdi elbet. Yaptığım bu küçük hırsızlıkları duyan bana
kızmıyordu. Sanki o linki benim almam için oraya koymuş gibi davranmıştı Kenan
amca. Seviliyordum herhalde. O zamanlar sadece hırsızlık değildi benim için
anlam ifade etmeyen. Bir de annemin deyişiyle zelzele vardı. 17 Ağustos 1999’da
ilk defa duyduğum bu kelime ölüm ile yaşam arasında çınlamıştı kulaklarımda.
Gecenin ortasında annemin panik halinde yatağımın başına gelip ‘oğlum kalk
zelzele oluyor!’ deyişine hiç anlam verememiştim ama o beni kucakladığı gibi
dışarı çıkarınca anlamıştım. Kötü bir şey olmuştu. Çünkü bütün mahalle korku
ile ve uykulu gözlerle, kimisi üstüne hiçbir şey almadan geceliği ile kimisi
ise kucağını doldurup lüzumsuz şeylerle dışarı çıkmıştı. Ama herkesi bir yana
bırakıp babama bakınca işte o zaman benim ailemin diğerlerinden farklı olduğunu
anlamıştım. Henüz yedi yaşındaydım. Babam altı çocuğu olduğu için herkesi
çıkarana kadar eve girip çıkmıştı. Herkes korkudan apartmanlardan uzaklaşmaya
çalışırken o adeta ölüme meydan okuyup çocuklarını kurtarmak için çabalıyordu.
Oysaki sadece sallanıyorduk.Bana oyun gibi geliyordu. Çünkü zelzele ne
bilmiyordum. Anneme soruyordum o da ‘ zelzele işte ne olacak?’ diye cevap
veriyordu. Hala daha öğrenemedim zelzelenin ne olduğunu. Anneme sorsam acaba
şimdi söyler mi zelzelenin ne olduğunu? O zamanları zihnimin kuytularından hiç
silmeyeceğim. Binlerce insan ölürken ve acı içinde aileleri baygınlık geçirip
sinir krizleri geçirirken, bana her şey oyunmuş gibi geliyordu. Çünkü artık
gece sokakta yatıyorduk ve o an yıldızların çokluğu hoşuma gidiyordu. Şimdi
gökyüzüne baktığımda hiç o kadar yıldızı bir arada görmüyorum. Oysaki o
zamanlar sevmiştim ben yıldızları. Gökyüzüne baktığımda huzur bulma
alışkanlığım oradan geliyordu. Ama bana huzur veren gökyüzü bir başkası için
ölüm kokuyordu.
Artık büyümeye başlamıştım. Yaşım yedi olmuştu ama bedenim dört yaşındaki
bir çocuğa aitti. Bu durumun değişmesi küçük ağabeyim Suat sayesinde oldu.
Yaramazdım ve ceza hak ediyordum. Dayak yiyordum. Yaptığım her yaramazlığın
sonucunda yüz şınav cezası, yüz mekik cezası gibi cezalar alıyordum. Suçun
büyüklüğüne göre bu miktar iki yüz elli yada beş yüz oluyordu. Fakat
çekebildiğim kadarını çekiyordum. O zamanlar ağabeyime çok küfür ediyordum. Çok
kızıyordum ve hiç sevmiyordum onu. Ama
aslında onun yaptığı şey benim gelişmeme yardımcı oldu. O bunu sırf egosunu
tatmin etmek için yaptı belki. Çünkü babamdan çok dayak yemişti. Babamdan
gördüğü gibi davrandı bana da. Sonuç olarak bana çok faydası oldu. Şiddet
karşıtı olduğum konusunda hiç şüpheniz olmasın. Ama insan kendine bir şekilde
şiddet uygulamalı. Acıya dayanıklı olmalı. Çünkü dünyanın düzeni bozuluyor ve
ahlaksızlıklar çoğalıyor. Bir gün ailenden birine bir zarar verilirse bunu
kanunlar çözmeyecek buna inanıyorum. Kanunlar haklının değil de zenginin
yanında. Bu gün adam öldürmek bile hafif bir suç. Tecavüzün cezası
affedilebiliyor. Hırsız evine girdiğinde onu yaralarsan sen suçlu oluyorsun.
Bunu kanunlar sağlıyor. Kanunlar suçların çoğalmasını ve halkın devlete boyun
eğmesini sağlıyor. Oysa ki inancımız olan İslam dininde kısasa kısas diye bir
kanun var. Hırsızlık yapanın eli kesilir. Bu kadar nettir. Adam öldüren idam
edilir. Bu gericilik değildir. Bu kanunlar bir kere uygulasalar bir daha o suçu
işleyen olmaz. Toplum içinde huzur olur. Kanun bu denli suç yanlısı iken sen
kendi kanununu oluşturmak durumundasın. Ağabeyim bana bunu zorlu yollarla
öğretti ve bu gün küçük vücuduma rağmen kendimi savunamadığım hiçbir yer
olmadı. Evet şiddet son çözümdür. Önce
konuşarak çözülmeye çalışılmalı. Sabır da ailemin öğrettiği bir kavramdır. Bütün
olaylar karşısında sabırlı olmalı ve son ana kadar dayanmalısınız. Acele
hareket etmek insana zarar verir. Ama şiddet ne denirse densin tam anlamıyla
kötü değildir.
Kontrollü insanlar olabilmek için sürekli sinirlenip sakinleşmek
gerekmez. Biraz okumak, biraz entelektüel olmak yeterli. Şöyle ki ailemde hep
sinir hastalığı var olmuştur. Bende de mevcut bu durum. Çok çabuk sinirlenip
kontrolden çıkabiliyorum. Fakat bunu değiştirmek için sürekli okuyup farklı
şeylerle uğraştığım için ve olaylara pozitif yönleri ile baktığım için kontrolü
hiç kaybetmiyorum. Bu psikolojide insancıl psikoloji ile anlatılıyor olabilir.
Burası ile ilgilenmiyorum. Ben çocukluğumdan bu yana hep şiddetli ortamlarda
büyüdüm. Sokak kavgalarında hep galip gelen olurdum. Bir tek ağabeyime mağlup
olurdum. Çünkü saygıyı anne ve babamdan öğrendim. Ağabeyime asla saygısızlık
yapmadım o zamanlar.
Yedi yaşımda koltuk altımdan ameliyat oldum.Şimdi bakıyorum da yedi
yaşımda ne kadar çok şey yaşamışım. Yine bir yedi yaş gününde babamın arabası
ile oynarken, bayır aşağı olan arabanın vitesini boşa alıp el frenini
indirmiştim. Araba kaymaya başlamıştı. Eğleniyordum o an ama yolun sonunda bir
dere vardı ve o dereye düşmeme az kalmıştı. O an babamın araba kullanırken
yaptığı hareketlerden birini yaptım. Frene bastım. Araba durmuştu. Tabi bunun
peşinde güzel bir dayak yemiştim. Ama o günün akşamı teyzemler gelince Turan enişteme olayı
anlatıp gülüşmüşlerdi. Bu onu eğlendirmişti ama yine de dayak yemiştim. Olayın
üzerine eniştem bana hep söylediği kelimeyi söyledi. Berbat Mustafa… O günden
sonra adımdan çok bu lakabı kullandı çevremdekiler. Bu hoşuma gidiyordu. Çünkü
tam anlamıyla berbat bir çocuktum.Yedi yaşındaydım ve henüz okula
başlamamıştım. O sene içinde başlayacaktım.Okuma yazmayı çözmüştüm ama.
İngilizce sayabiliyordum. Harfleri tanıyor, güzel okuyordum. Hatta İstiklal
Marşı ve Gençliğe Hitabe’yi ezberliyordum. Öyle de milliyetçiydim. Şimdilerde
içimdeki milliyetçi genci öldürenlerin Allah belasını versin.
Ameliyat olma nedenim sağ kolumun yanık sebebiyle koltuk altımdan
ayrılmıyor olmasıydı. Yani ağacın dalına uzanıp elma alamıyordum. Ya da
kelebekçilik oynayamıyordum. Öyle ya daha küçücük çocuktum. Her ne kadar şiddet
ortamında olsam da benim de sevdiğim oyunlar vardı. Bu oyunları ablalarım Nihal
ve Ayşe ile oynamak sonra da kardeşim Halil İbrahim’e öğretmeye çalışmak çok
hoşuma gidiyordu. Zamanla hoşuma giden şeyler değişmişti de.
Hastane de ameliyat olmak için bir süre yatmıştım. Ameliyat gününde
narkoz verildiğinde sedyede beş kişi beni tutmuş. Bunu babamın ağzından
dinlerken babamın kelimelerindeki gururu hissedebiliyordum. Kuvvetli bir oğlu
olduğu için gurur duyuyordu, dayanıklı oğlu olduğu için gurur duyuyordu.
Çocuklarının hepsi ile ayrı ayrı nedenlerle gurur duyuyordu. Bütün çocukları sanki
kutsanarak doğmuştu. Aslında çocuklarının başarılı olması sadece ona
özenmelerinden kaynaklanıyordu. Belki de yüzündeki gururun sebebi de buydu. İyi
bir baba olabilmek…
Ameliyat sonrasında bir hafta hastanede yattım ve oradaki hemşirelerden
doktorlara , doktorlardan hastalara herkes beni çok seviyordu. Babam her
ziyaretime gelişinde poşetle muz getiriyordu. Özellikle istiyordum muzları.
Yattığım odada hep kadınlar yatıyordu. Kimisine her gün ziyaretçi geliyor
kimine de çok nadir geliyorlardı. Babamın aldığı muzları çocuk sevgisi katarak
onlara ikram ediyordum. Çünkü ben ailemden böyle görmüştüm. ‘Paylaştıkça azalmaz,
paylaştıkça çoğalır.’ Derdi annem. Gerçekten de öyleymiş. Paylaştıkça babam
daha çok muz getirmeye başlamıştı. Hatta muzla kalmamış elma ve portakal da
getirmişti. Bende hep paylaşmıştım. Hastaneden ayrılma günüm geldiğinde bütün
hastalar üzülmüştü. Hatırlıyorum, çünkü onları çok sevmiştim. Doktorum ona söz
vermemi istemişti. Doktor olmam için söz vermiştim. Çocukluk aklı diyorum şimdi
ama keşke sözümü tutabilseydim. Hastaneden ayrıldığım anı hatırladıkça gözlerim
doluyor. Çünkü ben orada kişiliğimi buldum. Orada büyümenin ilk anlarını
yaşadım. Orada insanları sevmeyi ve saygının önemini öğrendim. Bana bütün
bunları öğreten anne ve babama ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Bir de o hastane de
yattığım sürece bana sevgi gösterip
sürekli gülen o isimlerini bilmediğim insanlara çok teşekkür ediyorum. Beni
ameliyat eden doktorumdan ise özür diliyorum. Çünkü sözümü tutamadım. Affeder
beni umarım.
Gel zaman git zaman okul hayatım başlamıştı. Sınıfta Serhat’tan sonra en
çalışkan öğrenci bendim. Serhat sürekli ders çalışıyordu. Ta ki babası hapse
girene kadar. Sonra bir gerileme başladı ki, o gerileme hayatından hiç çıkmadı.
Serhat’ı anlayabiliyordum aslında. Ben üç yaşındayken babam ormandan dolayı
hapse düşmüştü ve bu yüzden bakkaliyeyi kapatmak zorunda kalmıştık. Rize’de
hapis yatıyordu. Sırf babama olan sevgimden Rize’ye götürmüştü beni teyzemin
oğlu Süleyman. Babamı o parmaklıklar ardında görünce ağlamıştım. Çok net
hatırlıyorum bu fotoğrafı. Sanki o an beynimde flashlar patlamıştı da o kareyi
bilinç altıma fotoğraf olarak yapıştırmıştı. Görüşme sonrasında annemi özleyip
İstanbul’a dönmüştüm. Serhat ise bunu okul hayatının başında yaşamıştı. Bu onun
şanssızlığıydı. Benim şansım ise Nihal ablam ile aynı okulda okuyor olmamdı.
Birinci sınıfta sürekli ders çalışıyordum. Çünkü harflerle uğraşmak hoşuma
gidiyordu. Öğretmenim Ömer Kazan idi ve eski bir boksördü. Çok kez
öğrencilerini döverdi. Bana ise çok karışmazdı. Hem çalışkandım hem de Ömer
öğretmen babamın samimi arkadaşıydı. Babam okul aile birliği başkanı da olmuştu
o zamanlar. Ama Ömer öğretmen bir kere vurmuştu bana. O tokat da bana ders
olmuştu. Sınıf arkadaşım Bilal sürekli beni döverdi. Eve hep dudağım patlamış
ya da burnum kanamış olarak giderdim. Ama asla Bilal’e karşılık vermezdim.
Çünkü annem bana kavganın kötü olduğunu söylerdi. Ama sürekli dayak yiyordum.
Ömer öğretmen bu durumu öğrenince bana tokat atmıştı. ‘ Karşılık vermezsen
yediğin dayak için bir tokatta ben atacağım.’ Demişti. O günden sonra ilk
kavgamızda Bilal’in burnunu kanatmıştım. Ona öyle bir saldırmıştım ki Ömer
öğretmenim ayırmak zorunda kalmıştı. Sonra Bilal’e okkalı bir tokat atmıştı
bana ise eşitliği sağlamak için elinin içiyle hafif bir tokat atmıştı. O an
kendimle gurur duymuştum ve o nasihatten sonra bir daha dayak yemedim. Aslında
ilk öğrenimimdeki kavgacı ruhumu o nasihat serbest bırakmıştı. Ömer öğretmenime
daha sonra çok rastladım ve sanki öğretmenim değilmiş de amcammış gibi
nasihatler vermeye devam etmişti. Ona da teşekkür etmek boynumun borcudur.
3
Şöyle bir baktığım zaman teşekkür etmem gereken ne çok insan varmış.
Saymakla bitmez sanırım bu insanlar. Çünkü her tanıdığım insandan iyi ya da
kötü bir şeyler öğrendim. Bu yüzden aslında hayatıma giren bütün insanlara
teşekkür ediyorum.
İlk okul beşinci sınıfa kadar sınıfta en başarılı öğrencilerdendim. Sınıf
içince çok sevilen bir öğrenci olduğum
söylenemezdi. Suskun ve çok eğlenceden uzak bir öğrenciydim. Sınıf arkadaşlarımın
saçma muhabbetlerini yapamıyordum. Ben o zamanlar okuldan çıktığımda amcamın
tamirhanesinde ne kadar iş olur diye düşünüyordum. O akşam ne kadar harçlık
kazanacaktım diye merak ediyordum. Aslında bu tamirhaneye beş yaşında gidip
geliyordum. Sırf yaramazlık olsun, eğlence olsun diye gidip amcama yardım
ediyordum. İbrahim amcam da Yusuf ile bana dondurma alacak para verip
sevindiriyordu bizi. Şimdi bakıyorum da çocukluğuma, ben bir çok çocuktan daha
güzel yaşamışım çocukluğumu. Kar yağdığında kar üstünde güreş yapıp, belimize
kadar gelen karda batıp çıkıyorduk.Kara tavuk avlamak için çıdık ( fındık
ağacının dallarından yapılan yay şeklindeki düzenek) kuruyorduk. Çalışıyorduk,
geziyorduk. En eğlencelisi ise bize yasaklanan şeyleri yapmaktı. Bir keresinde
ağabeyimin evden çıkma yasağını çiğneyip 24km lik bir yolu yürüyüp denize gittiğimi hatırlıyorum.
Akşamında ise beş yüz şınav cezası almıştım. O şınavı çekerken bile çok
eğlenmiştim.
Böyle bir çocukluktan sonra beşinci sınıfta artık büyümeye başladığımı
hisseder olmuştum.Derslerim iyi olduğu için derleri pek dinlemek istemediğimi
de hatırlıyorum. O zamanlar ergenliğe yaklaştığım anlardı. On bir yaşındaydım
ve ergenlikten önce olabilecek en güzel şey oldu. Sınıf öğretmenimiz Özlem
Palak ve başka bir sınıfın öğretmeni olan Volkan Yiğit bana müziği sevdirmişti.
Volkan öğretmen bağlama çalıyor ben de Aşık Veysel Şatıroğlu’nun Uzun İnce Bir
Yoldayım türküsünü söylüyordum. Sesim çocukluğumun verdiği bir yanıklıkla
çıkıyordu. O türküyü her zaman güzel söylediğimi biliyorum. Çünkü o türkü bana
o halimle bile hayat ve ölümü anımsatıyordu. Küçük bir çocuktum ve böyle
türküler dinleyip efkarlanıyordum çok ilginçtir. Özlem öğretmenim ayrıca bana
tiyatro da öğretti. Tiyatro nedir bilmiyordum o zamanlar. İlk oynadığım oyunun
adı Estergon Kalesi idi. Bir öğretmen olmuştum oyunda. Çocuklara Estergon
Kalesi’nin nerede olduğunu soruyordum. Sahiden Estergon Kalesi neredeydi? Hala bunun cevabını bilmiyorum.
Belki de Macaristan’ı sevmediğim yada Budapeşte’ye karşı ilgi beslemediğim için
bilmiyorum bu sorunun cevabını? Neredesin Estergon? Dünya üzerindeki yerin
değil benim dünyamın neresindesin? Hiç bilmiyorum…
Yazdıkça hatırlıyorum yaramazlıklarımı. Çünkü öyle az buz yaramazlık
yapmamıştım. Aklıma yeni cereyan eden bir hikayemde şöyleydi. Babamın yan yana
yaptırmış olduğu iki ev birbirine bir merdiven ile yapışıyordu. O merdiveni
mahallenin en iri yarı adamlarından olan Orhan Ağabey kırmıştı. Benim doğduğum
evin çatısına çıkmak için kullanılan bu merdiven artık daha dar olmuştu ve
hemen yanında dikilen iki katlı eve değmiyordu. O zamanlar Orhan Ağabey’e
evimin merdivenlerini kırıyor diye küfür ettiğimi de hatırlıyorum. O ise
tebessümle karşılık verip başımı okşamıştı. Ona da sevgisi için teşekkür
ediyorum. Daha sonra bu evlerin arasında oluşan boşluktan düşme tehlikesi
yaşamıştım. Ama ölüme tılsımlı olduğumu o an yine hatırlamıştım. Eski evimizin
çatısından yeni evin balkonuna geçmek için uğraşırken o balkondan kayıp
boşluktan aşağı düşüyordum ki kazağım kırılan merdivenin demirine takılmıştı.
Sonrasında büyük ağabeyim Murat gelip beni yukarı çekmişti. Eğer o gün oradan
düşseydim muhtemelen sakat kalır yada ölürdüm. Beş yaşındaydım o zamanlar ve
kemiklerim daha bir ince dal hassaslığındaydı.
Ölümlere meydan
okuyarak geçen hayatımın her senesinde bir ölüm tehlikesine maruz kaldım. Bir
çoğunu sildim hafızamdan aslında. Yani buraya yazacak kadar eğlenceli
değillerdi. Ama ölümün soğuk yüzünden sıyrılıp biraz yaramazlıktan bahsetmek
gerekirse halamın bana anlattığı bir hikayem var çok hoşuma giden. Bende
anımsıyorum o anları aslında.
Henüz dört
yaşlarındayken halam sürekli bize gelip giderdi ve her gelişinde elinde bize
vermek için getirdiği kurabiyeler, çikolatalar olurdu. Bu çocukken çok hoşuma
giderdi. Bana ikram edilen bu kurabiyelerin tadı damağımdadır. Bir gün halam eli boş gelip girmiş evimize.
Alışmışım her geldiğinde elinde kurabiyeler, çikolatalar görmeye. Tabi halam
geldi diye sevinip gitmişim kurabiye istemeye. O an halam ne kadar utandığını
anlatırken yüzü kızarır sürekli. Yanında olmadığı için bana kurabiye yerine
nasihat vermiş ‘ Kimseden bir şey isteme. Olduğu zaman sana getirirler zaten.
Ayıptır birinden bir şey istemek’ demiş. O gün bu gündür hakkımı bile
isteyemiyorum ya neyse. Halamın verdiği nasihati dinledim elbette. Halam birkaç
sefer daha yaptı elleri boş bir halde hatırlıyorum hayal meyal. Bir gün yine
boş gelmiş bende gitmişim bakmışım elinde bir şey yok. Halama yanaşıp o anki
zekamı konuşturmuşum ve bu benim gurur tablomdur. ‘ Hala ben kimseden bir şey istemiyorum. Sana söz
verdim çünkü. Senden de bir şey istemiyorum ama sende istemeden bir şeyler
ver.’ Söylediğim bu sözler halamın utanıp yerin dibine girmesine sebep olmuş.
Bir çocuk olarak verdiğim bu cevap benim hep hoşuma gider. Biz bir şey istemezsek
bize kim verecek istediklerimizi? Bir şeyi istemek ona sahip olmaya eşdeğerdir.
Halamın nasihati hep kulağıma küpe olmuştur.
Çocukluğumun
yaramazlıkları bitmez ama çocukluğuma gömülüp kalmayı da istemem. Hayatımın en
anlamlı ve en mutlu günleriydi onlar ama babam bana acıyı da öğretmişti.
Şimdilerde neden buna karşı dayanıklı olmam gerektiğini çok iyi anlıyorum.
Arada çocukluğumdaki gibi mutlu ve yaramaz kişi olmak istiyorum onu da elime
yüzüme bulaştırıyorum. Çocukken bütün insanlar sevip başımı okşuyordu oysa.
Şimdilerde sarılıp gözyaşı dökebileceğim birine ihtiyacım var. Bazen gözyaşım
akıyor sarılacağım biri olmuyor. Sarılacağım birini bulduğumda da göz yaşım
akmıyor. Böylece içime içime atıyorum hayatın artıklarını. Kendimi seviyorum
fakat kendime beslediğim bu sevgiyi ne zaman biriyle paylaşmak istesem bütün
sevgimi çalıp kaçıyorlar.
Özlem öğretmenim bana
neşeyi öğretmiştin, başarılı olmayı öğretmiştin ve kişiliğimin mimarı oldun
denebilir. Şimdilerde görsen küçük Mustafa’nı öylesine büyüdü ki yaptığı
yaramazlıklar artık yakışmıyor suretine.
Ergenlik sivilcelerim
çoğaldığında ablam Ayşe olaya el koyardı ve yüzümde hummalı bir çalışma
başlatırdı. Nihal de ona eşlik ederdi.Acı içinde kıvranırdım bazen ama yine de
hemen her akşam Ayşe ablamın dizine süt isteyen bir kedi gibi uzanıp
sivilcelerime savaş açardım.O sıralar tek derdim okuldu. Okuldan çıktığımda
ağabeyim ile elektrik işleri yapıyor, kırkından sonra emekli olup inşaat işine
atılan babama yardım ediyordum. Onlar sayesinde bir farkım oldu yaşıtlarımdan.
Bunun için o insanların haklarını ödeyemem. Ama Orta okul bittiğinde artık
yaşımın verdiği bir olgunlukla her şeyi daha iyi idrak edebiliyordum. Kendimi
kimseye paylaşmıyor, kalem ve kağıt ile dertleşiyordum. Lise hayatımın her anı
bir eğlence, bir şamata halindeydi. İlk okuldaki takdire şayan öğrenciliğim
kaybolup gitmişti. Aslında güverte bölümüne girebileceğim halde girmemiştim.
Bunun yerine Beykoz Fevzi Çakmak Lisesi’nde okumayı seçmiştim. O lisede adım
altın harflerle yazıldı. Duvarlarda yada tablolarda değil. Öğretmenlerin ve
öğrencilerin aklında. Bundan on yıl sonra o okula gitsem belki kendimi tanıtsam
yine tanıyacaklar beni. O dönemler Özlem öğretmenimden öğrendiğim her şeyi
uygulamaya koyuldum. En önemlisi aşık oldum. Gözyaşlarımı paylaşabileceğim bir
kız girmişti hayatıma. Ama hayatımın anlamsızlaştığını söylesem gidişiyle yalan
olur. Hayatıma girişi bir olay çıkışı bir olay olmuştu. Hayatıma girdiği
zamanlar babamı bir kadın ile yakalamış ve onunla çok büyük kavgaya
tutuşmuştum. Alt üst olmuştum ergenlikte karşılaştığım bu durum ile.
Bilgisayara kilitleniyor ve yazı yazıp duruyordum. İlginçtir o yazıları hiç
saklayamadım. Ama her an aklımda kazınmış duruyor. Babamı tehtid edişim, onun
el tokadını tutuşum, ona hakaretler yağdırışım. Annemi orospularla aldatmasını
hazmedememiştim. Babamın bu fahişelerle iletişimde olmasını sağlayan İhsan’ı
Suat ağabeyimle bir güzel dövmüştük. Aslında kavgaya tövbe etmiştim Bilal ile
yaptığım kavgadan sonra. Yedinci sınıfta Bilal’in ettiği hakaretleri hazmedemeyip
sınıf öğretmenime söylemiştim bu durumu. Korktuğumdan değil de onunla kavga
yapmak istemediğimden. Ama söz dinlememişti küçük Bilal. İnatçıydı. Mehmet
öğretmenimde kendi yönteminle hallet demişti. Yapmak istemediğim halde kavga etmiştim.
Sadece uyarmaktı amacım ama bana saldırmasıyla burnunu parçalamam bir olmuştu.
Sonrasında pişman olup tövbe etmiştim. Ama İhsan’ı görünce dayanamayıp
saldırmıştım. Ağabeyime attığı o yumruktan sonra ona öyle sert vurmuştum ki
sendeleyip duvara yaslamıştı sırtını. O an işte çocukken çektiğim bütün
acıların mükafatını almıştım. İhsan otuzlu yaşlardaydı ve on beş yaşında bir
çocuğun yumruğu onu sendeletebilmişti. Kavga sonrasında bir de evde babam ile
kavga yapmıştık ama hiç el kaldırmamıştım ona. Kızdım, bağırdım, sövdüm ama
asla el kaldırmadım.Ne olursa olsun o benim babamdı. Onun spermiydi hücrelerim.
Aslında bir sperm kadar değersiziz. O gece annem babamla tartışmış olsa ve aynı
yatakta uyumasalar ve babam o gece uykusunda rüyalansa, ben babamın donunda
çamaşır makinesine atılıp silinip gidecektim hayattan. Ama bunlar olmamış ve ben annemin rahmine kavuşmuştum ve
milyonlarca kardeşimden daha hızlı davranıp yumurtaya yapışmıştım. Ben tam bir
katilim. Milyonlarca kardeşimi ölüme terk ettim o gece. O gece insanlığın en
büyük suçunu işledim belki de.
Babama her ne kadar
kızsam da onun son anlarında hayatımın en güzel günlerini yaşamıştım. Hayatımda
ailemden ve dostlarımdan başka kimse yoktu. Onlar ile geçiriyordum vaktimi. Ne
sınavlar ne üniversite umurumda değildi. Dilara,Sedef,Elif ve Yalçın ile
görüşüp eğleniyor, Mustafa ile müzik yapıyor, Ardıl ile sohbet ediyor,sevdiğim
kızın hayali sevişiyordum.Hayatım böyle hoş şeylerin tam ortasındayken babam
ile Rize’ye yola çıkmıştık.Babam ile yaptığım son seyahatti bu. Çocukluğumun ve
güler yüzümün son günleri gibi gelmişti en başta. Babamın nasıl olduğu
bilinmeyen ölümünün yara izleri ailenin bütün üyelerinde mevcut. Çürüyen
bedenine baktığım gün aslında ne kadar zorlu bir hayata mensup olduğumu keşfe
çıkmıştım. Yolcuğum izbedi ve karamsarlık, bunalımlar, sinir krizleri içersinde
geçmişti. Sonucunda daha aydınlık ve çocukluktan ve çocuklardan uzak bir karaya
yanaşmıştım. Ayak bastığım bu karada midemi bulandıran denizlerin sallanışı
değil de insanların sahtekarlığıydı. Babamın ölümüyle görmüştüm insanların
gerçekteki yüzlerini. En güzel suretin bile artında çürümüş ve kurtlanmış yüzler vardı. İnsanlığı babam
ile öldürdüm ben. Saygımı, terbiyemi ve özgüvenimi… Babam ile birlikte Eda’yı
da öldürdüm. Aslında o beni öldürmek istedi ve bende saçımı sakalımı kestirdim.
Sonra küpe taktım kulağıma. Biliyorum babam çok kızardı buna. Ama kulağıma küpe
olsun bir daha böylesine bir aşk zırvasıyla uğraşmayacağım ve bu küpe ile
hayatım boyunca çalışacağım. Kimse bu küpeyi neden taktığımı da bilmiyor. Ben
mahallemde yürürken bana gösterilen tepkilere siktir çekebilmek için de taktım
bu küpeyi. İnsanların sahtekarlıklarını unutmamak için. Bana insanların
değersizliğini hatırlatması için.Öğrenci olduğum için yada kızların hoşuna
gitsin diye değil. Tam aksine o küpeyi taktım herkese nasıl bakmam gerektiğini
hatırlamam için. Dünyadaki insanların fahişeliklerine boyun eğmemen gerektiğini
hatırlamak için ve en önemlilerinden biri ise ailemi asla diğer insanlarla
karıştırmam gerektiğini hatırlamam için. Çünkü artık unutuyorum her şeyi.
Günlerimi unutuyorum, saatin kaç olduğunu, ayın kaçı olduğunu ve kimin ölüp
kimin yaşadığını unutuyorum. Benim için kıyamet babamın ölümü ile koptu. Artık
cehennemde cezamı çekiyorum sadece. İnsanlık babam ile öldü ve hayvanlarla bir
arada yaşayıp aynı sofrayı paylaşıyorum hepsi bu.
Babamın ölümünden sonra
çok kez öldürdüm kendimi. Fikirlerimi öldürüp yeniden doğdum. Bu çok zaman aldı
elbette. Tersanede kedi köprüsünde akrobasi yaparak ölüme meydan okudum. 360
walt elektrik ile saçlarıma fön çektim.Yine de ölmedim. Tılsımım beni hep korudu
ölümden. Sonra ölmek için uzun yollar yürüdüm ve öldüm sonunda yollarda. Yeni
bir ben doğdu ölümümden. İçki içiyor, esrar kokluyor, kadınları sex objesi
olarak görüyor ve sokaklarda yatıp plansız yaşıyordu bu ben. Bir süre esiri
oldum bu benin. Babamı hatırladığımda daha çok içiyor daha sapık oluyor
kadınların göğüslerine ve kalçalarına bakıyor ve bazılarının kıçlarına şaplak
atıyordum. Böyle bir duygusal çöküş döneminden sonra üniversite başladı derken,
sevmedim Denizli’yi. Bir tek Erçin’i sevdim orada. Adam gibi adamdı. Her şeyden
önce iyi içerdi ve dinlerdi. Denizli’de çalışkan öğrenciyi oynayıp Eskişehir’e
yatay geçiş yaptım ve burayı sevdim. Porsuk Çayı kenarında oturup yıldızlara
serenat yapmak tek zevkim buradaki. Esrar kokan caddelerde yürürken kafayı
bulmamak imkansız. Burada öğrencilerin açlıktan nefesi kokuyor ama nefeslerinde
esrar var, belli ki herkes parasıyla esrar yiyor.Tabi bu ekmeğe göre biraz
pahalı bir yiyecek para yetmiyor. Sonucunda aç kalıp güvercin gibi sokaklara
dökülen kırıntıları topluyorlar, caddede yürüyenlerden sigara isteyip
ateşliyorlar. Burada kendimi çok daha farklı ve kültürlü hissediyorum. Şehir
benim ruh halimi sergiliyor sokaklarda. Kimi yeri çok karamsar, kimi yer çok
hayalperest, kimi yer canlı müzikle eğleniyor, kimi yer entelektüel kitap
kokuyor. Bu şehirde hüzünde oluyor son baharda. Yapraklar normalden biraz daha
turuncu oluyor. Kahverengiye çalık bir turuncu. Şeker fabrikasının pis kokusu
kaplıyor sokakları. Bana ölümü çağrıştırıyor bu koku. Akşamları daha da belirginleşiyor.
Bu yüzden akşamları kulaklığımı takıp müzik eşliğinde Eskişehir’i turluyorum.
Kulağımda bir küpe var ve asla ölümü unutmuyorum. Babamın nasihatlerini küpe
yaptım kulağıma ve çıkarmıyorum.
Geleceğim hakkında
planım yok. Bu huyumu Gelibolu’ya yürürken edindim. Bu yürüyüşte bana yeniden
can veren kuzenim Volkan’a herkesten çok teşekkür etmem gerekiyor biliyorum ama
teşekkür etmiyorum çünkü onunla uzun bir hayat paylaşacağız bunu teşekkür
ederek geçiştiremem. Bu ona haksızlık olur . Bizim bağlılığımıza aykırı bir
durum.
Bir tavsiye versem küpe olur mu kulağa bilemem. İnsanların ne
söyledikleri değil de sizin ne düşündüğünüz önemli. İnsanlar bilmedikleri
şeyler hakkında da konuşurlar. Dini bile kendilerine yorabilen bir kalabalıktan
bahsediyorum. Fonksiyonsuz binlerce insan fonksiyonlu iki insanın yaptığını
yapamaz. Bu yüzden çok fonksiyonlu bir aşk
yaşayın yaşayacaksanız. Her pozisyonda becerin hayatı. Bırakın hayat
fahişeliğine devam etsin. Siz de nasiplenin bu fahişelikten. Kendi payınıza
düşen pozisyonu en iyi şekilde değerlendirin. Ama geciktirici kullanmayın.
Hayat geç kalmaya gelmez ve yemeyenin malını yerler. Bu ata sözlerini
söyleyenler gözlemlemiş elbette söylerken. Bir kadını arzuluyorsanız bunu
ona açıkça söyleyin size en fazla terbiyesiz deyip tokat atar. Bu biraz
canınızı yakar ama o da sizin gibi bir insansa size karşılık verir ve bütün
pozisyonları fotoğraflar bilinç altınız. Biri ile yatma ihtimalin yatmama
ihtimalinle eşit. Dengeleri bozmak için çalışmak lazım.
Hayatın her anında acılarımızı bastırmak için yapmamız
gereken tek şey. At gözlüğümüzü takıp çalışmak olacak. Amelelik değil
bahsettiğim. Eğer arzun varsa ona ulaşmaya çalışacaksın. Muhakkak ki çok
istenilen bir şey sizin olacaktır.
Sizin olmayan ise sizi ilgilendirmiyor demektir. Bunun için
zırlamayı bırakıp işe koyulmalısınız. Sekste olduğu gibi pozisyonlar zordur ama
verdiği zevki başka hiçbir şeyden alamazsınız.Siz hangi pozisyonu seviyorsunuz?
Mustafa Aksoy
4-5/01/2013