26 Ocak 2013 Cumartesi

Keşkelerin Dibi Gelmiş Rakı Şişesinde


Caddelerde ki soğuk elmasların ışıltılı beyazlığıyla gözlerimi almıştı güzelliği. Gelinlik giymiş çam ağaçlarının altında ellerine üflüyordun nefesini. O zaman inanmamıştım nefesinin ellerini ısıttığına. Ta ki dudaklarımda hissedene dek!  Sonra sol elinle sağ elindeki eldiveni çıkarıp cebine sokmuştun sağ elini.Cebinden telefonunu çıkarıp kulağına götürmüştün. Sonra gözlerin gözlerime değmişti. İlk görüşündü beni. Oysa benim her paniklememde hissettiğim duygundun sen. Her görüşümde ilk görüşümdeki gibi heyecanla ve aşkla izlerdim hareketlerini. Hep söylemiştim oysa ben ilk görüşte aşka inanmayanlardandım. Önceleri fiziğinle, çıplaklığınla ve inleyişlerinle ilgilenmek istedim. Oysa gözlerimin seni her sevişinde, saçlarına olan aşkımın varlığının bedenimi sarmaladığını hissetmeye başlamıştım.’ İnsan ilk görüşte aşık olamaz. İlk görüşte ki yalnızlıktır!’ derken bunu kastetmemiştim  oysa.
Telefonu kapatıp ilk defa gördüğün yüzümün çirkinliğine aldırmaksızın ilk tebessümünü yapmıştın. Oysa davetiyeler kalın kartonlara nakşedilmiş motiflerle olacak diye bir şey yoktur. Kimilerine İngiliz kumaşının üstüne tılsım gibi parlayan boncukları olan bir davetiye, kimilerine ise sadece bir tebessüm yeterlidir. Tebessümün ile beni davet ettiğin aşkın cinsel içgüdülerine dokunmadan geçemedi hayallerim. O arzuladığım, o çığlık seslerinin kulaklarımda nağmelendiği kadın. Sen…
Çam ağacının gelinliği altında aşkın çıplaklığında vücudunu siper eden kadın… Kaldırıma bastığı için kaldırımdan alacaklı olan, oksijenin soluğuna törenler düzenlediği sen… Kleopatra’nın önünde secde ettiği kadın. Kadınların tanrısı.
Sana göre bir çam ağacının nostaljisiydi aşkımızın kaynağı. Tebessüm edip verdiğin cesaretin tohumuydu çocuklarımız.  Senin en duygusal anına gelmiş bir tesadüftü sana göre. Bir aşka, bir güvene ve bir umuda ihtiyacın olduğu anlarda gelmişti bu aşk. Senin gözlerin sadece böyle gördü her şeyi.
Oysa hiçbir şey öyle değildi. Tamamen kurgulanmış bir pornonuyu tam ortasında bırakıp koşmuştuk aşka biz.
Tesadüfen soyunmamıştım gözlerine. Soluğunu tesadüfen öpmedim . Bir kış günü peydahlanmamıştı aşkımızın tohumları.Zaten toprağın ikliminde bile karda ağaçlar meyve vermezler. Yaratanın verdiği bu duygunun tesadüfen önünde secdelediğini düşünüyorsan eğer yanılıyorsun. Aşkın müteahhiti olmaz elbet. O tamamen plansız konar kalbine. Derme çatma bir yerleşke olan kalbinin ihtiyaç duyduğu şeydir ve hemen buyur edilir içeri. Sende öyle yapmamış mıydın? O telefondan sonra dolmamış mıydı gözlerin? Ağlayacak omuz değil miydi aradığın? Karşına ilk çıkan insan değil miydim o an? Oysa ki her gün aynı saatte beklediğim kişiydin sen. Aynı yer,aynı zaman ve her zamanki güzelliğinle. O gelinlik giymiş çam ağacının türlü çıplaklıklarını gördüm oysa sen oradayken. Yeşilden boğulmuş halden kurtulup hazanın soğuk bakışlarıyla sararan doğanın en dik duran ağacıydı o.  Sırf senin güzelliğinin esaretine düşmemek için hep yemyeşildi yaprakları.
Şimdi sanıyor musun hiç beklenmediğim anda hayatıma girdiğini. Oysa aşkımdan olacak çocukların hayalini kurarken kaç mevsimin gölgesinde kaldı hayatım bilmiyorum.  Ve yine biliyorum ki beklenilen her an için ödüllendirildim. Cıvıl cıvıl çocuklarımız oldu yorganlarda ve çarşaflarda. Yeni besteler kurguladım soluğundan. Hep hüzzamda olan duygularım nihavent aksanıyla seslendi sonra sonra. Bir aşkın verebileceği tadın dozu ne kadardır diye düşünürdüm hep. Aslında görüyorum ki aşkta doz yoktur. Her gece sevişip hiç sevişmemiş gibi acıkırsın karşındakinin tenine.Ayıplardım kendimi ilk zamanlar. Sırf sevişmek için sevdiğimi düşünürdüm. Sonra sonra anladım sevişmek sadece kola takılan saatmiş. Aşkın bin bir türlü aksesuarından sadece bir tanesiymiş. Bunu zamanla ve seviştikçe anladım. Badem tenine her bakışımda aşık oldum. Nefesinden ilahiler türetip nefes nefese kaldım. Yataktaki yastığı paylaşıp kavga yapardık hatırlıyorum. Oysa memur bize ‘ bir yastıkta kocayın’ demişti. Ama biz hep o yastığı paylaşmaya çalışmıştık. Sonra memurun söylediklerini hatırlayıp altlı üstü bir yastıkta süzülmüştük. Odanın sıcaklığından dem vururdun hep. Çırıl çıplak soyunana dek düşmezdi ateşin. Ateşinle tenimi ısıtıp, ıslatırdın yüreğimi. İki oda bir salon evimizde yaşam tek bir odada geçerdi. Çocuğumuz için ayırdığımız odaya eski eşyaları doldurup çarşafta ve yorganda bırakmıştık çocuklarımızı. Kısır döngü her defasında sevişmeden önce tartışıyorduk hatırlar mısın? Elbette hatırlamazsın.
Nerden çıktı o kamyon. Nerden girdi hayatımıza. Nasıl da şarampole yuvarladı düşlerimizi. Omur iliğimde bir yoksunluk hissetmedim o an. Sadece aklım gitmişti. Kalbimin ritmi kaybolmuştu sensizlikte. Bazen diyorum o gün hiç olmasaydı. Hani sabah kahvaltıda tartışmasaydık. Anlayış gösterseydim sana. Kahvaltı hazırlamamış olsan da sarılıp öpseydim seni. Hatta elinden tutup beraber demleseydik çayı. Çayın yanına bir dilim beyaz peynir ve birkaç tane zeytin. Oturup iştahla yeseydik. Sonra sarılarak çıksaydık evden. Dudaklarına dokunup gözlerini öpseydim. Sonra işlerimize gitmek için ayırsaydık ellerimizi ve sen arabana binip sakin sakin sürseydin arabanı. Ben ise yine yürüyerek gitseydim iki cadde ilerdeki iş yerime.  Belki böyle yapsaydık, yani sabah tartışmamış, kırılası elimi kaldırmamış olsaydım sana. Bayanlar çiçektir derken hiç yalan söylememiştim ki. O an , o an nasıl olduysa kalkıverdi elim işte. Hep öptüğüm yanaklarına dokunmuştu ellerim. Canını yakarken canımın çıktığını hissetmiştim. Ne kadar pişman olsam da sen anahtarı alıp hışımla çıkmıştın evden. Arkandan koşup yetişmeye bile yeltenmemiştim. Çünkü ilk defa vurmuştum sana. Şimdi elime bir silah alsam kendimi idam ederim. O sabah bütün bunlar olmasa ve sen de sabah sakin sürmüş olsan arabanı, o kamyona dokunmayacaktın belki de. Ve akşam ben elimde bir küçük rakı almış bir şekilde eve gelecektim. Peşim sıra sen gelecektin. Mütevazi bir sofra kurduktan sonra çakır keyif kafalarımızla birbirimize aşk dolu sözler söyleyecektik. Gecikmeyecekti sana söylediğim sözlerim. Peşi sıra ateş basacaktı içimizi. Arzulayacaktık biri birimizi. Anason kokan ağızlarımızla vücudumuzu sarmalayacaktık. Yeni türküler yazacaktım inleyişlerine. Yeni çocuklarımız olacaktı yıkanmış çarşafımızda.
Şimdi keşke diyorum. Biliyorum keşke desem ne, demesem ne?
Başparmağına yazılmış kimliğin bir kere. Yanındayken ateş basan tenim artık daha soğuk yanında. Üstelik çıplaksında. Bu bile ateşlendirmiyor beni. Yüzündeki pembeliğin yerini alan morluğun attığım tokat yüzünden olmasını o kadar çok isterdim ki. Keşke yatmasaydın öylece. Keşke vurmasaydım sana. Kırmasaydım.
Keşkelerin sonu yok. Şimdi nasıl bakarım ben evin duvarlarına. O eve nasıl girerim? Çocuğumuza ne derim? O yatakta nasıl uyuyabilirim sesinin ayak izleri yastıkta boy verirken.
Ne olur bir rüya olsun. Birden gel yüzüme su dök. Bir panikle uyanayım, küfürler edeyim. Sonra tutup yatağa yatırayım seni. Kahvaltımı yine hazırlama ama bu sefer  öpüşerek ayrılalım. Her an ebediyen ayrılacakmış gibi üzülelim ve hiç ayrılmayacakmış gibi umutla bekleyelim akşam olmasını.
Ne olur uyanmak istiyorum. Uyandırsana…

Mustafa Aksoy
12/01/2013

Mustafa Aksoy
12/01/2013

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Lütfen yorumlarınızda kullandığımız kelimelere dikkat edelim.