19 Kasım 2014 Çarşamba

İstanbul'un Gözü

Misali yok gözlerinin.
Net,parlak ve yakıcı.
Yamaçtan esen ılık rüzgar
Yaprak gibi sürükle beni sevgilimin kucağına.

Ahhh! Bu gökyüzü mavi olmasa
Yeşile özlem duymasa gözlerim
Ilık esmese rüzgar...
Fırtınalar kopsa,
Kar yağsa...

Sevgilim üşüme.
Ya da üşü, sarılayım sana
Bahane ile özlemi karıştırarak.

Boğaza karşı sarılmış iki kadeh
Birinde dudaklarının pembe ruju
Diğeri saf,berrak
Maviye aşık atan yeşil!
Bana bir bak!

Kul olayım sana
Yanayım.
Öleyim istersen...
İstersen kalayım burada.
Tam karşında
Yeşile bakarak,
Biraz anason koklayarak,
Aşık olayım sana...



Mustafa Aksoy
16.10.2014

11 Kasım 2014 Salı

Tango

Eylül müydü körlüğüm?
Ekim miydi?
Kalakaldım şimdi
Öpsene beni
Gözümü öp,
Elimi öp,
Sesimi öp.
Eylül müydü izbedi
Ekim mi?

Boğazı ayaklar altına alalım yine,
Fıstık ağacı kokularında yakalım ateşimizi.
Sarılalım sımsıkı.
Yamaca doğru dans edelim
Tut elimi.
Sarılalım tek odalı evimizde uyurken
Tehlikeli bir oyun bu,
Ateşi söndürmeden uyumayalım.
Evimize buyur edelim ateşi.
Ateşli ateşli uyuyalım.
Gitme!

Gidersen acıdığım yerler kanar şimdi.
Kökünü koparırım tutsaklığımın.
Gidersen acırım.
Cesaretim yok.
Tekrar dans edebilir miyiz?
Yani bayan!
Bu dansı bana lütfedermisiniz?
Tanju Okan sesiyle sarılır mısınız bana?

Bir tango bu,
Ateşli ve çılgınca.
Şehvetli mi şehvetli.
Boğazın endamına sırtını mı döneceksin?
Rakımın suyu,
Ateşim,
Bu tangoyu nasıl bırakıp gideceksin?

8 Ağustos 2014 Cuma

Elfida

Adını söyleme!
Elfida'sın sen.
Özgür kuş, kanatlı ressam,
Bazen hicaz bazen hüzzam,
TAnıdım işte seni, adını sormam.
Bana ne dersen de; Elfida'sın sen.


Gökyüzü mavili, bulutlar kayıp,
Böyle güzel olunmaz ki, ayıp!
Tırnağında oje yok, rimelin kayıp,
Dalgalanmış saçlarla rüzgara yürüyorsun
Ruhundaki ateşi böyle körüklüyorsun.

Kafiye bitti şimdi, sözlerin anlamı yok,
Gözlerdeki anlam,
Sözcüklere dem vurur,
Sahi gökyüzünde ismin var,
Nasıl bir bilmecesin?
Yanına yanaşılmaz, çok garip bir hecesin.
Tabloların aşkına, 
Boyaların aşkına, 
Tanrı aşkına,
Senin aşkına.
Adını bahşet bana.
Yüzünü bahşet.
Denizdeki dalga adına
Gözünü bahşet.
Kıskanıyor tabiat.
Kıskanıyor.
Seni senden kıskanıyor.
Sesini kıskanıyor, 
Tenini kıskanıyor,
Yüzünü,gözünü, sözünü kıskanıyor.
Ne güzel şarkılar yazılıyor adına,
Kıskanırım diyor.
Tenini kıskanırım.
Birine söz söylesen dilini kıskanırım.

Limanlarda siren sesleri yükseliyor.
Kapat gözlerini.
Gemiyi düşün.
İki aşık ayrılıyor.
Genç, el sallıyor gemiden kıza.
Tabloya sığdıramağın insan kalabalığında 
Sadece aşkı seçebilirken gözlerin,
Hüzzamlı şarkılar eşliğinde içilmez mi?
Sen bilirsin,
Karacahil olan bir bedenden fazlası beklenmez.
Ancak ölümü bekler onlar.

Şimdi tekrar söyle.
İsmini söyle.
Bilmek istiyorum.
Kimsin sen?
Unut bütün geçmişini,
Unut yaşananları,
Gök yüzündeki ismini unut!
Sen ; 

Elfida...

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Çingene Siyahı

Kalem kılıçtan keskindi. Aslında dünyanın en tehlikeli silahıydı kalem. İlim öğrenmek isteyene ilim, zulüm öğrenmek isteyene zulüm bilgisi aşılardı. Çok kişi öldü kalemin keskinliğinden.
Çok kişide yaşayan ölü. Bir çoğu ise yaralı... Derin yaralar ve derin sancılar içersinde.

İnsan yazmaya küser mi hiç? Üstelik bu kadar tehlikeli bir silah elindeyken... Zaferin kesin olduğu bir savaştan kaçılır mı? İnsan hiç okyanusa sandalla açılır mı?
Küstüm...
Bu gece ölü bilin beni.
Tam mazimden vuruldum.
Gözlerine sarıldım. Öldüm yine...
Ateşten kaçan akrep misali kalemimi kendime batırdım...
Sorarım kendime. Nasıl oldu da bir imansıza inandım.

İçimde baskı altında kelimeler var. Bir kıvılcım çıksa hepsi harlanacak. Her biri teker teker yakacak sayfaları. Her yanan sayfa ciğerimi yakacak. Biliyorum. İnsan bir kere ölür.
Ama bazı günleri yaşıyor olmak ölmekten acı.

Şimdi çık sokağa.
Karanlıktan bir renk seç.
Odanın duvarlarını boya.
Turkuaz siyahı olsun.
Sonra rengarenk oldu diye sevin, tavanın...
İşte o tavanın ardında ne hayaller hüsrana boğuldu hatırla.
Rengarenk karanlığında yastığına sarıl.
Yastığın bile sen kokmuyordur artık.
İşte o kadar başka birisin.
Bornozunda senin olmayan saç tellerin,
Bilgisayarda sana benzemeyen fotoğrafların...
Öyle ölürsün işte.
Nefes alırsın, fakat aldığın nefesi hissetmezsin...

Şimdi dön de karanlıktan renk seçelim. Şöyle en çingenesinen siyah seçelim. Böyle baktın mı gözlerini alsın karanlığı.
Belki sadece odayı değil bütün evi boyarız çingene karanlığına.
Ahhh doğru ya siyah içini karartıyordu değil mi?

Oysa bana artık bütün renkler karanlık, bütün acılar siyah...

14 Mart 2014 Cuma

Gürültü.

Bilmem kaç kişi benimle aynı şeyleri hissediyor yürürken. Bir dakika! Bu durumu kişilerle sınırlamak yanlış olur. Kaç canlı demem gerekiyordu. Darvin Evrim Teorisini yanlış yorumlamış.
Bence insanlar hayvanlardan (maymun) gelme değil. hayvanlar insanlardan türemiştir. Modern zaman, uzay çağı denilen bu dönemde çevremizde ne kadar çok iki ayaklı hayvan görüyoruz! İki ayaklı ve konuşabiliyorlar.

Konuşmaları hiç bitmiyor.İstemsiz şahit oluyorsun konuşmalara. İş yerinde, sokakta, kahvede, kütüphanede, sinemada, yatakta, tatilde!!! Birileri sürekli konuşuyor. Sürekli...
Şahit olunan konuşmalar da hayati önem taşımıyor ha! 'Arzu'nun kocası Mehmet Arzu'ya çiçek götürüyormuş her akşam ya da Melahatin kızı mahallede çocuklarla fingirdeşirken abisi bunu görüp bir güzel dövmüş.' ve daha niceleri. Sokaklarda ilim, adalet konuşulmaya başlanmadığı sürece kulaklarıma pamuk tıkamak istiyorum.

Bazen soracak oluyorlar bu kadar yürüyüşün sebebi ne? Sebebi şu: kilometrelerce yol yürüdüm ve işittiğim tek şey insanların hep boş konuşmaları, dedikoduları oldu. 
Geçenlerde ntihar etmek istedim. Çalıştığım inşaatın çatısından atsaydım kendimi iyi hissedecektim biliyorum. Ama yapmadım. İntihar etmek istememin sebebi de öyle ahım şahım bir şey değil ha! 
Öğle paydosunda yemek almaya giderken insanların lüzumsuz konuşmalarına takıldı kulaklarım ve çok ağır yük hissettim üstümde. İnsanlar bu kadar boş şeylere kafalarını yorarken ben neden hep polyanna oluyorum dedim. Neden daha iyi bir insan olma uğraşındaydım ki? Ne de olsa arkamızdan boş boş atıp tutacaklardı.
Dedim atayım kendimi aşağıya. Tabiri caizse götüm yemedi. Vaz geçtim.En azından bir süreliğine. Sonra dedim gidip bir kaç şişe bira alıp içeyim akşama. Tekele gittim orda da bir kasvet bir gereksiz kelime topluluğu. Vurdum masaya yumruğumu. Elim acıdı sormayın.

Bu gereksiz kelime kalabalığı öyle zihnime işledi ki Yavuz Çetin gibi uçup konamamak istedim. Kurt Cobain gibi müptela ölmek istedim. Sonra herşeye kızıp bir Angus Young  edasıyla gitarımı elime alıp sırt üstü uzandım. Yine ölemedim. Bazen diyorum kendi kendime bu kadar boş kelimeler havada sevişirken nasıl oluyor da yaşayabiliyorum?
Nasıl olduğunu bende bilmiyorum. Gereksiz bir kelime cümbüşünün ortasında buluyorum hep kendimi. Ağırlaşıyor başım, omuzlarım yere sürtüyor. Ayaklarımı koltuk altıma sokup koşmaya çalışıyorum. Çabam boşuna, biliyorum! 
.
Bir hikaye anlatayım size. Yada anlatmak demeyeyim şu an uyduruyorum. Allah sabır versin.

" Küçük bir çocuk varmış. Çok küçükmüş. O kadar küçükmüş ki babası cebinde gezdiriyormuş. Yani o kadar küçükmüş. Küçüle küçüle mikroskopla görülür olmuş. Yaşı 40 a merdiven dayamış ama yine küçükmüş. Çocuk o kadar küçükmüş ki 190 boyunda olmasına rağmen küçücükmüş. Tartıya koymuşlar gram gelmemiş. 100 kiloluk beden gram gelmez mi yahu? İşte o kadar küçükmüş.
Beyninin olmayışı o kadar küçültmüş. Küpküçücük kalmış zavallım. Ama bir zamanlar büyükmüş bu çocuk. Büyük olduğunu ve daha da büyüyeceğini düşünüp böbürlenip küçülmeye başlamış. Sonra hep etrafındakileri çekiştirip küçülmüş. Yalanlar söyleyip, hakka girip küçülmüş. Ama en çok boş konuşmak küçültmüş onu. Sonra çocuk dayanamayıp kafasına yular geçirmiş.O kadar küçülmüş ki yularda  sallanırken ipler birbirine kavuşmuş." 

Demem o ki boş konuşmayın. Hayatımda yazdığım en boktan yazıyı sunuyorum size. Ben boş konuştum ama siz boş konuşmayın. He bir de boş konuşurken yüksek sesle konuşmayın.

Çevrenizde sizin iğrenç kart sesinizi, ağzınızdan çıkan kelimeleri dinlemek istemeyen bir sürü insan olabilir. Farkında olmadan insanların katili olabilirsiniz. Gidip kitap okuyun, müzik dinleyin, yazı yazın. Yani boş vaktinizde boş konuşup insanları yormayın!

Şimdi sayfayı kapatıp düşünebilirsiniz! Şiiişt biraz sessiz düşün.

7 Şubat 2014 Cuma

Çocukken Önyargıyla Büyüdük ( Yaşadığım Bir Hikaye)

Henüz koşmaya yeni başlamış bir çocukken kaçmayı öğrenmiştim.Evet kaçmayı öğrenmiştim, tam olarak söylemek istediğim bu. Çünkü kaçmak korkunun refleksidir. Bir insan eğer kaçıyorsa korkuyordur. Ama herkes korkunca kaçacak diye birşey yok. Böyle bir durum söz konusu da değildir.
Fakat koşmaya yeni başlayan bir çocuk ne kadar tanımıştır ki hayatı?

Evet hayal meyal aklımda. Bilinçaltıma işlemiş bir kere. Babamın henüz aldığı lacivert, parıldayan ve o zamanlara göre lükse kaçan arabasıyla hem gezmek babında hemde babamın işlerini halletmek amacıyla ufak bir gezintiye çıkmıştık. Aslında şimdi düşünüyorum da o anlar en kıymetli anlarımdanmış.
Çok iyi hatırlamamakla beraber Beykoz sınırları içerisindeydi işlerimiz. Belediyesi, vergi dairesi falan. Tabi bu henüz koşmaya başlayan bir çocuk için çok karışık ve anlaşılmaz konulardı. Sadece arabanın camından kafasını dışarı uzatıp, güneşin derileri kararttığı o havada serin esen rüzgarın tadını çıkarıyordu.
Ne belediye ne vergi dairesi umrunda değildi. Babasıyla aynı arabanın içinde dolaşıyordu ya daha ne olsun. Koşmaya henüz başlamış olmasına rağmen arabada oturmak yaramazlık yapmamak da keyifli oluyordu. Yalıköy yakınında bir binanın önünde durduk.
Babam tebessümle yüzüme baktı. Çok iyi hatırlıyorum simsiyah bıyıkları vardı. Neredeyse hiç kesmezdi zaten. O bıyık hep oradaydı. Çünkü o babaydı. Bana sorsalar baba dedin mi nasıl bir tip canlanır gözünde?
Kesinlikle bıyıkları olacak derim. Çünkü bütün babalar zaman zaman bıyık bırakır. Neyse konumuza dönelim.
Bana baktı ve tebessümle;
- Sen burada otur oğlum ben geleceğim hemen!

O an arabanın içinde tek kalmanın verdiği bir tedirginlik vardı, aynı zamanda o arabanın içinde dilediğim gibi yaramazlık yapabilmenin sevincide.
" Tamam" dedim. Babam arabadan indi. Hemen yanda duran mavi kapılı binanın içine girdi. Hiç unutmam mavi kapılıydı.Eski ahşap bir kapı ve kimi yeri çürümüş.

Tam o sırada şu anda içimi kaplayan ön yargım ortaya çıktı.

Renkli ve daha önce hiç görmediğim bir elbiseli, hafif tombul hatta bayağı tombul bir kadın, sırtındaki bohçasıyla tam karşımda duruyordu. O kadar esmerdi ki o an " bu teyze fırında mı pişti " demiştim. İlk defa benimle aynı ten rengine sahip olmayan bir insanla karşılaşmıştım. Belki ilk defa ırkçılığımı orada konuşturdum. Çünkü ben koşmaya yeni başlayan bir çocuktum. O sırtında kocaman bohçayı tek başına taşıyan çingeneden çok korkmuştum. Görüntüsünden korkmuştum önce.
Daha sonra camları açık olan arabaya yaklaştı. Artık gözgöze gelmiştik.Cebinden bir gofret çıkardı. Tam hatırlamamakla beraber günümüzde var olan çikolatalı gofretlere benziyordu.O gofretin tadını hiç alamadım. Çünkü örf ve adetlerimize göre yabancılardan birşey almaması gerekir henüz koşmaya başlayan çocukların. Çingene bana o gofreti öyle içten ve sevgi dolu bir gülümsemeyle uzatmıştı ki hayal meyal gözüme geliyor ve keşke o gofreti alsaydım diyorum.
Oysa ben örf ve adetlere uydum. İlk korkumdan kaçışımdı o ve bir daha da korktuğumda olduğum yerde kalamadım. O kadar korkmuştum ki o tombul tatlı çingenenin sevgi dolu bakışlarına korku dolu gözlerle karşılık vermiştim.Eğer hala yaşıyorsa çok üzgün olduğumu bilmesini isterim.Çünkü benim bir hatam yoktu. Bize yabancılar kötüdür öğüdü verildikçe biz de inandık. Hakları da var kötü olanı çok. Nereden bilecek koşmaya henüz başlayan bir çocuk bunu!

O arabanın şöför koltuğuna atlayıp kapıyı açmadan,açık olan camdan dışarı çıktım. Arabanın arka tarafına dolaştım. O çingene reddedilmenin verdiği üzüntü ve yaşam tarzının verdiği rahatlıkla döndü ve gitti. Ama eminim ki bir çocuktan bile " sen çingenesin" yargısını yemek çok canını yakmıştır. Şimdilerde çingenelere karşı bir sempatim var.

Bu hikayeyi neden anlatıyorum?

Çünkü yabancılar kötü olabilir! Ama kesinlikle öyle değildir. Hayatıma bodoslama giren binlerce yabancı var şu sıralar ve hiçbirinden zarar görmüyorum. Çünkü insana zarar veren yabancılar değil, o yabancılara karşı takındığı tavır ve duygulardır.

Ben o zaman bu ön yargıları kazandım. Ve maalesef hala daha bu yargılardan tam olarak kurtulamadım.

Şimdi nerede bir yabancı görsem, ne zaman bir ikram verilse hayatıma kabul ediyorum. Ama iyi ama kötü.

Ve artık geçmişte ve geleceklerde kalpler kırılmasın diye yalanlar söylüyorum

Kusura bakma çingene teyze o gofreti almalıydım. Ama i o an gerçekten acıkmamıştım.

Ve bu ön yargılar benden en çok mutluluğu alıyor.

Bu da mutlu edemeyecek ne de olsa diyerek gidilen her yol uçuruma çıkıyor. Çünkü abdest alınmadan kılınan namaz kabul olmaz. Sen mutlu olmayı dileyip ön yargılarını yeneceksin ki mutluluğu elde et.

Ki bunları ön yargılarının esiri olmuş bir köleden duymak garip olabilir.
Söylemek isteyip söylenmeyen bütün kelimeler aşkına. Sevgiyle, aşkla, mutlulukla, ailelerinizle ve hayatınıza girecek olan yabancılarla sağlıklı bir yaşam içinde kalın.

18 Ocak 2014 Cumartesi

Çocuğuma Mektup

Sevgili oğlum/kızım;
Ben senin baban olacak adamım. Biliyorum bu mektubu yazmak için daha çok erken. Çünkü daha annen olacak kadınla tanışmış değilim. Her ne kadar erken olsa da ben aslında geç bile kaldığımı düşünüyorum.

Sevgili yavrum, ben senin baban... Sana hayatı boyunca sevgi ile sarılacak olan adam. Cinsiyetinin ne olacağı hakkında henüz bir fikrim yok. İsmin ile ilgili de hiçbir fikrim yok çünkü muhtemelen ismini annen ile ortak olarak koyacağız. Ama bir şeyden eminim, çok güzel bir çocuk olacaksın. Sana iyi bir aile olacağız bundan şüphem yok. Annen olacak olan kadını çok seveceğimden de eminim. Muhakkak çok iyi bir insan olacaktır. Bu yüzden ailenden hiç utanma. Belki çok zengin bir ailen olacaktır. Eğer ki öyle olursa sakın ama sakın insanları küçük görme. Onlara hep merhamet ve şevkat göster. İyi bir insan ol. Çünkü senin annen ve baban da bu niteliklerde insanlar. Eğer ki fakir bir ailen olursa da sana iyi bir hayat sunamamış olduğum için ben çok özür dilerim. Fakat fakirlik ayıp değildir. Belki tek göz bir gecekonduda yaşarız ama birbirimize sarılarak ısınmak bizi mutlu eder. Sakın ailenden utanma. Eğer fakir bir aileysek onurumuz ve gururumuzla fakirizdir.Sana düşen çocuğum aileni hep dost bilip bizi çok sevmendir. Ben senin en yakın dostun olacağıma söz veriyorum. Her zaman başarılı bir insan olmak için çalışacağından eminim. Örnek bir insan olacağından. Ve şundan da eminim söylediğim gibi iyi bir insan olursan acı da çekeceksin. Ama sakın bu acılar seni korkutmasın. Çektiğin acıların hepsinde yanında olacak olan bir anne ve babaya sahip olacaksın. Öyle bir aile olacağız ki en acılı günümüzde birbirimizle mutlu olacağız. 
Üzüldüğüm bir nokta deden İsmail'i hiç göremeyecek olmandır. Deden çok güzel bir insandı. Ama sen üzülme canımın için. Baban tıpkı dedene benziyor. Babannen Nebiye'yi görebilme ihtimalin var hala. Umarım çok daha uzun seneler yaşar ve sana sarılabilir. Ben anne ve babamı çok seviyorum. Sende hep sev. 
 Şu an dünyanın nasıl bir yer olduğu hakkında bir fikrin yok. Benimde senin yaşayacağın dünya hakkında bir fikrim yok.  Ama sana en azından benim doğmuş olduğum yeri anlatayım. Hatta bu mektubu doğduğum evde, doğduğum odada yazıyorum. Burası şu an İstanbul'un Beykoz semti olarak geçiyor. Bu semt denize kıyısı olan ve her tarafında tabiatın güzellikleri olan sakin bir semt. İnsanın içine huzur veren bir yeşilliği var. Burada doğmuş olmam benim için büyük bir şans. Umarım sen doğduğunda da bu tabiat güzelliğini korumuş olur. Artık insanların gözleri o kadar parayla dönmüş ki; doğa, insan, hayvan yani hiç bir canlıya önem vermiyorlar. Tek amaçları daha çok para kazanmak olmuş. İşte bu yüzden muhtemelen orta gelirli bir ailenin çocuğu olacaksın. Çünkü senin ailen hiçbir canlıya zarar vermek istemeyen bir aile olacak.
Bu güzel semtin yukarsında Elmalı Köyü'nde doğdum. Burası bundan 20 yıl öncesine kadar hep ormanlıkmış. Ulaşımı patika yollardan yaparlarmış. Şimdilerde ise her yer asfalt ve binalarla dolu. Yine de İstanbul'un en yeşil yerlerinden biri. 20 yılda buradaki değişim aslında şu anki endişemin temel sebebi. Ya sana oksijeni azalmış bir dünya bırakırsam... Seni böyle bir dünyaya getirip acı çekmene sebep olursam... Dediğim gibi ne kadar acı çekersen çek ben ve annen senin yanında olacak. Seni hep çok seveceğiz.

Muhtemelen annenle tanışmamız garip olacaktır. Hiç beklemediğim bir anda ona aşık olacağımdır. Hatta biraz ağırdan da satabilirim kendimi. Çünkü insanlar artık karşısındaki insanın kıyafetine aşık olur haldeler. Bu yüzden babanla gurur duy çocuğum. Babanın tek derdi daha iyi bir insan olmak. Bunun için hep yaptığım şeylerden biri şu anda olduğu gibi yazmak... Yazarak birşeyleri değiştiremeyebilirim. Bir yazar da değilim. Ama yazdığım zaman belki bir kaç kişi görür ve birşeyleri fark eder diyorum. 

Canım yavrum ben senin babanım. Şunu bil istiyorum. Anneni ve seni asla aldatmayacağım. Sizi hep sevip koruyacağım. Ben babanım. 
Annenle evliliğimiz de tanışmamız gibi ilginç olacaktır eminim. Muhtemelen düğünümüz tabiatın içinde olacaktır. Tahminimce tatlı bir kalabalık ve hoş müzikler olacaktır. Ki annenle evleniyorsam onun da benim düşüncelerime uyacağını düşünüyorum. Çünkü o da benim gbi tek derdi insanlık olan sıradan bir insan olmalı.
Evlilikten sonra sen aklımıza düşeceksin buna inanıyorum. Ve senin için en az 7 ay bekleyeceğiz. Sağlıklı bir çocuk olman için dua edeceğim. Ve eğer olur da sağlıksız olursan korkma. Seni her halinle seveceğiz Bütün zorluklara birlikte katlanacağız.  Aklımızdan çıkıp ana rahmine düştüğünde annene çok zahmet vereceksin. Ona çektirdiğin sancıları bilemeyeceğinden onu anlamaman da normal olacaktır. Ama annen seni doğururken çok acı çekecek. Acının sonunda her acıya değecek olan sen dünyaya geleceksin. Doğumundan önce annenin karnındaki hareketlerini ellerimizle hissedeceğiz. Sen her tekme atışında ben ' Kesin futbolcu olacak.' diyeceğim. Ama biliyor olacağım, benim istediğim kişi değil kendi istediğin kişi olacaksın. Ki en çok buna sevineceğim. Belki senin nesline ayak uyduramayıp bana geri kafalı gözüyle bakacaklardır. Ama geri kafalılığımın tek sebebi seni ve anneni çok sevip, sizler için endişeleniyor olmaktır. 

Senin doğumunu, emekleyişini, dişlerinin çıkışını, ilk anne ve baba deyişini, okula gidişini aklıma ve yazılarıma kazıyacağım. Hayatının en önemli günlerini fotoğraflarda saklayacağım. Ve bir gün büyüdüğünde sana herşeyi  noktası virgülüne anlatacağım. Her gün sana birşeyler katmak için çabalayacağım. Sanırım 4-5 yaşlarında sana küçük bir piano alacağım. Fakir bir insan olsam bile bunu yapacağım. Çünkü sen müziği de seveceksin. Babanın bu yönünü almanı çok isterim. Müzik insana kibarlık verir. İnsanı duygusallaştırır. Ona bakış açısı kazandırır. Ve sen ilerde müzisyen olmasan bile müziksiz bir hayat sürdürmeyeceksin. Tabi ki farklı şeyler isteyeceksin. Senin yaşayacağın dönemde neler icat edilir hiç bir fikrim yok. Ama istediğin her ne olursa olsun sahip olman için çabalayacağım. Çünkü ben senin babanım.

Adım Mustafa. Mektubu okuyabilecek yaşa geldiğinde zaten ismimi biliyor olacaksın. Ama yine de bana ' baba' diyeceksin. Ben de sana ismini bildiğim halde 'kızım/oğlum' diyeceğim. Birbirimize böyle hoş lakaplar takmış olacağız.  Ama şunu bilmeni isterim ; babamın bana 6 yaşında taktığı lakap ' berbat' idi. Çok yaramaz bir çocuktum.Buna rağmen babam beni hep sevdi. Benim lakabımı değiştirebilecek iki kişi  var o da annen ve sen. Ben annen için koca, senin içinde baba olacağım. Ama beni tanıyan herkes bana yine berbat diyecekler. Bu seni rencide etmesin. Çünkü berbat lakabı bana babamdan yadigar.
Hayatının her anını aklıma kazıyacağım. Çünkü ben senin babanım. Sana söz veriyorum nefesim yettiği sürece iyi bir baba olup sana örnek olacağım. Asla sana eksikliğimi hissettirmeyeceğim. Anneni ve seni hep çok seveceğim. Belki senden sonra kardeşin dünyaya gelecek ve onu kıskanacaksın. Ama seni sevdiğim gibi onu da seveceğim. İyi bir aile olabilmek için herşeyi yapacağım. Bu sana ilk sözüm olsun. 

Senden de tek bir söz vermeni isteyeceğim. Ömrümün son anına geldiğimde elimi tutup anneni yalnız bırakmayacağına, iyi bir insanla evlenip iyi bir eş olacağına,örnek bir vatandaş olacağına, son nefesimi verdiğimde asla yıkılamayacağına söz ver. Çünkü bu hayat bir gün bitecek. O gün üzülüp perişan olma. O gün gururlu bir evlat ol. O gün benim gibi bir babaya sahip olduğun için gurur duy. Hatalarımla ve doğrularımla beni hep sev.
Çünkü ben senin babanım.
Seni seviyorum.

Mustafa Aksoy
                                                                                                                                      18.01.2014
16.02