Kalem kılıçtan keskindi. Aslında dünyanın en tehlikeli silahıydı kalem. İlim öğrenmek isteyene ilim, zulüm öğrenmek isteyene zulüm bilgisi aşılardı. Çok kişi öldü kalemin keskinliğinden.
Çok kişide yaşayan ölü. Bir çoğu ise yaralı... Derin yaralar ve derin sancılar içersinde.
İnsan yazmaya küser mi hiç? Üstelik bu kadar tehlikeli bir silah elindeyken... Zaferin kesin olduğu bir savaştan kaçılır mı? İnsan hiç okyanusa sandalla açılır mı?
Küstüm...
Bu gece ölü bilin beni.
Tam mazimden vuruldum.
Gözlerine sarıldım. Öldüm yine...
Ateşten kaçan akrep misali kalemimi kendime batırdım...
Sorarım kendime. Nasıl oldu da bir imansıza inandım.
İçimde baskı altında kelimeler var. Bir kıvılcım çıksa hepsi harlanacak. Her biri teker teker yakacak sayfaları. Her yanan sayfa ciğerimi yakacak. Biliyorum. İnsan bir kere ölür.
Ama bazı günleri yaşıyor olmak ölmekten acı.
Şimdi çık sokağa.
Karanlıktan bir renk seç.
Odanın duvarlarını boya.
Turkuaz siyahı olsun.
Sonra rengarenk oldu diye sevin, tavanın...
İşte o tavanın ardında ne hayaller hüsrana boğuldu hatırla.
Rengarenk karanlığında yastığına sarıl.
Yastığın bile sen kokmuyordur artık.
İşte o kadar başka birisin.
Bornozunda senin olmayan saç tellerin,
Bilgisayarda sana benzemeyen fotoğrafların...
Öyle ölürsün işte.
Nefes alırsın, fakat aldığın nefesi hissetmezsin...
Şimdi dön de karanlıktan renk seçelim. Şöyle en çingenesinen siyah seçelim. Böyle baktın mı gözlerini alsın karanlığı.
Belki sadece odayı değil bütün evi boyarız çingene karanlığına.
Ahhh doğru ya siyah içini karartıyordu değil mi?
Oysa bana artık bütün renkler karanlık, bütün acılar siyah...